Kategori: "Kur'an Mucizeleri"

Kur'an Mucizeleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Hz. Adem Cennet
"Şeytan onların ayaklarını kaydırıp haddi tecavüz ettirdi ve içinde bulundukları ( cennetten) onları çıkardı. Bunun üzerine: Bir kısmınız diğerine düşman olarak ininiz, sizin için yeryüzünde barınak ve belli bir zamana dek yaşamak vardır, dedik." (Bakara sûresi, âyet 36)

" Bu durum devam ederken Âdem, Rabbinden bir takım ilhamlar aldı ve derhal tevbe etti. Çünkü Allah tevbeleri kabul eden ve merhameti bol olandır." (Bakara sûresi, âyet 37)

Bilindiği üzere, bu mevzu üzerinde, bir hayli yorumlar yapılmış, nedir, ne değildir diye, cennetin mekanı, nerede olduğu, nasıl bir şekilde bulunduğu, hali hazır cennet var mıdır? vb. binlerce insanın zihnini meşgul eden soru ve istifhamlar!.. 

Tabii ki, Hz. Âdem'in Rabbinden aldığı ilhamlar hakkında çeşitli yorumlar yapılmıştır. Bu ilhamlar, onu ikaz ve irşat mahiyetinde tavsiyelerdir. İbn Mes'ûd'a göre namazlara başlarken okuduğumuz "Sübhaneke", Hz. Âdem tarafından o zaman söylenmiş bir tesbih ve duadır. 

Cennet hakkında doyurucu, tatmin edici bilgilere ulaşmak için konuyu, günümüzün çağdaş müfessirlerinden Prof. Dr. S. Ateş Bey'e bırakalım: 
" Cennetin, gözden saklı, girift ağaçlı bahçe anlamına geldiğini daha önce söylemiştik. Cennet, dünyadan sonra varılacak ebedî bahçenin de adıdır. Acaba Âdem'in yaratıldığı cennet, yeryüzü cenneti midir, yoksa ebedî cennet midir? Sorusu bilginler arasında ihtilâf konusudur.
Âdem'in yaratıldığı cennetin Filistin yahut Fâris ile Kirman arasında bir yer olduğu ileri sürülmüş, Âdem'in cennetten inişi de, buradan Hindistan'a nakledilişidir, denilmiştir. Âdem'in yeryüzünde yaratıldığı, âyetlerin kesin ifadesidir. Demek ki Âdem dünyadaki bahçelerden birinde yaratılmıştır.
" ihbitû" " İniniz" fi'linin kökü olan hübut " hübut" yüksek bir yerden aşağıya inmek, yokuştan aşağıya doğru gitmek anlamlarınadır. İsrail oğullarına: " İhbitû mısran" " kente giriniz" buyurulmuştur. Buna göre Âdem'in yaratıldığı cennetin, bir tepe üstünde bulunması, Âdem'in oradan düzlüğe inmesine hübut denmesi gayet uygundur.
Nitekim Kitâbı Mukaddes'te bu kıssa şöyle anlatılır: " Ve Rab Allah, yerin toprağından adamı yaptı ve onun burnuna hayat nefesini üfledi ve adam yaşayan can oldu. Ve Rab Allah şarka doğru Aden'de bir bahçe dikti ve yaptığı adamı ortaya koydu." ( Tekvin, 2/7-8)

"Sizi yerden yarattık, yine oraya döndürürüz ve sizi bir kez, daha oradan çıkarırız." (Âli İmran sûresi - 59). 

Bu iki âyet, Âdem'in, şu Yer'den yaratıldığını açıkça ifade etmektedir. Bu bakımdan Tevrat'ın yaratılış hakkında söyledikleriyle Kur'ân'ın söyledikleri arasında bir aykırılık yoktur.
Allah Âdem'i Yeryüzünde yaratmıştır ki onu ve soyunu Yeryüzünün halîfeleri ( birbirlerinden üreyen insanlar, hükümdarlar) yapsın. Bu yaratılmanın asıl amacı, halifeliktir.

Âyetlerde Âdem'in, yeryüzünde yaratıldıktan sonra göğe çıkarıldığından söz edilmemiştir. Eğer gerçekten Âdem, burada yaratıldıktan sonra gökteki cennete çıkarılmış olsaydı, bu husus mutlaka zikredilirdi. Va'dedilen cennet, kötülüklerden korunan mü'minlerin gireceği cennettir. Mel'ûn şeytân oraya giremez.

"Onların önünde altın tepsiler ve kadehler dolaştırılır. Orada canların çektiği, gözlerin hoşlandığı her şey var. Ve siz orada sürekli kalacaksınız." (Zuhruf Sûresi: 71) âyetinin bildirdiği üzere orada gönlün çektiği hiç bir nimet yasaklanmamıştır. O cennetin nimetleri kesintisiz ve orada hayât, ebedîdiri.." ( K. Kerim Tefsiri, C 1, sayfa 131-132)

Müslüman toplumun , zihinlerindeki düşünceler, ordan burdan devşirme bilgiler tamamen hurafi, İsrailiyat içerikli bilgilerdir. Çünkü, bilhassa bizim toplumumuzun ellerinde dolaşan kitaplar, Kur'ân eksenli kitaplar olmayıp, genelde, Karadavut, Seadeti Ebediyye, İrşad, Dürretil Vaizin, İhya, Envarul Aşıkin vb. kitaplardır.

Tabii ki, söz konusu bu kitaplarda Kur'an dışı bilgilerle şişirilmiş, doldurulmuş, saçma-sapan ehl-i kitap kültürünü metheden, öven, benimseyen akıl dışı, Kur'an dışı, sahih hadis dışı derlenmiş, toparlanmış eserlerdir.

Zaten, bunların dünyasında, yani bu eser sahiplerinin beyin ve belleklerinde S. Ateş, M. Okuyan, M. İslamoğlu, A. Bayındır, S. Merdin vb. İslam aydınlarına yer bulunmamaktadır. Bunların iddiaları, "İsa ölmedi", "şu anda Rabbin sağ tarafında yaşamakta", "ahir zamanda yeniden dünyaya gelecek ve insanlığı müslümanlaştıracaktır" bilgileri eksenlidir. Konuyu uzatmadan, adı geçen tefsirden tamamlayalım:

" Eğer Âdem'in bulunduğu cennet, huld ( ebedî) cennet olsaydı, orada zaten ebediyyet içinde bulunduğundan, Âdem'in ebediyyet aramasına lüzum yoktu. Halbuki Âdem, ebediyyete ermek için yasak ağacın meyvasından yemiştir.

Eğer bu cennet ebedî cennet olsaydı, ondan çıkılmaz ve şeytan oraya giremezdi, orada günah işlenmezdi. Çünkü Kur'ân'da cennet, doğru hareket edenlerin, ne saçmalamaya, ne de günaha sokmayan bir kadehten iştahla içecekleri yer olarak nitelendirilmektedir.

Demek ki ebedî cennette günah işlenmez. Halbuki Âdem'in bulunduğu bir âyet ise Âdem'in bulunduğu ilk cennet: " Sen orada acıkmayacaksın ve sen orada susamaycaksın." (Tâhâ sûresi, âyet 118-119). şeklinde, acıkma ve susamanın olmadığı bir yer olarak tasvir edilmektedir. Muhammed İkbal, bu âyetler den şu sonuca varmaktadır:

" Kur'ân'ın Âdem hikayesindeki cennet, insanın pratik olarak çevresiyle münasebet kuramadığı, dolayısıyla ferdî ihtiyaçları hissetmediği bir durumu gösterir. İnsanın bu ihtiyaçları hissetmesi, insan kültürünün başlangıç noktasını işaretler. Demek ki Âdem'in cennetten inmesi hikâyesinin, insanın bu gezegende ilk kez görünmesiyle bir ilgisi yoktur. Bunun gayesi, insanın içgüdüye bağlı istekten, itaat ve isyana kabiliyetli, bilinçli isteğe, irade hürriyetine, yani insan benliğine kavuşmasını anlatmaktır." (a. g. tefsir, S. Ateş, C 1, s 132)

Tüm bunlardan, bu anlatımlardan anlıyoruz ki, İslam'ın dünyasını Kur'ânî doğrultuda şekillendirmek, İsrailiyat, muharref Tevrat ve İncil kitaplarından ayıklamak lazımdır. Çünkü, Tevrat ve İnciller, kendi milletlerine bu gün hizmet edememekte, irşad, tebliğ ve vahdaniyyet fikrine yönlendirememekte, beşeri tanrılaştırma fikirleri ile mabedleri boşaltmş durumdadır.

Bilhassa, Müslümanlar arasında ellerde dolaşan tarih kitaplarına çok çok dikkat etmeliyiz.. Hangisi gerçek bilgilerle donanmış, hangileri Tevrat kitabından alınma bilgilerdir, bunu her Müslümanın hakkıyla bilmesi lazımdır.

Yukarı satırlarda da izah edildiği gibi, Âdem (as) yeryüzünde insan olarak yaratılıyor, etten, kemikten, nefisten müteşekkil bir halde iken, cennete konuluyor. cennet, dünya hayatından farklı, dünyadaki gibi, yemenin, içmenin, tüm beşeri ihtiyaçların bulunmadığı bir mahal olduğu halde, orada şeytanın kandırmasıyla, yasak meyvadan yemesi nedeniyle , yeniden yeryüzüne kovulması, sürgün edilmesi, birbiriyle çelişkili, tenakuz dolu bilgilerdir.

Ümid ederiz ki, yeni neslimiz, gelecek kuşaklar, bu günkü atalarcı, gelenekçi düşünce ve abartmaları hayatlarında tatbik etmezler, onları sorgulayarak, gözden geçirerek yaşamlarında uygulamış olurlar..
Rabbimiz!.. Neslimize, gençliğimize Kur'ânî bilinç nasip eylesin!.. Selam ve dua ile..
Şerafettin Özdemir

akıl ve islam
" Gecenin karanlığı onu kaplayınca bir yıldız gördü, Rabbim budur, dedi. Yıldız batınca, batanları sevmem; dedi." ( En'âm sûresi, âyet 76 ) 

" Ay'ı doğarken görünce, Rabbim budur, dedi. Oda batınca, Rabbim bana doğru yolu göstermezse elbette yoldan sapan topluluklardan olurum, dedi." ( En'âm sûresi, âyet 77 )

" Güneşi doğarken görünce de, Rabbim budur, zira bu daha büyük, dedi. O da batınca, dedi ki: Ey kavmim! Ben sizin ( Allah'a ) ortak koştuğunuz şeylerden uzağım." ( En'âm sûresi, âyet 78 )

"Ben hanîf olarak, yüzümü gökleri ve yeri yoktan yaratan Allah'a çevirdim ve ben müşriklerden değilim." ( En'âm sûresi, âyet 79 )

Ayeti kerimenin kısaca tahlili şöyledir:

" Hanîf " yüce Allah'ı bir bilen, Tevhidci, Vahdaniyetçi, Hakk'a yönelen ve bâtıldan hoşlanmayan, kaçan anlamını ifade eder. Yukarıda ayeti kerimelerde de izah edildiği gibi, İbrahim (as)'ın, bu davranışından maksat, gerçekten Allah'ı aramak mı, yoksa gök cisimlerine tapanları kınamak, onların gittiği yolun yanlış ve yaptıklarının bir sapıklık olduğunu göstermek midir? 

Bu husus da tefsirciler ihtilaf etmişlerdir. Ancak ikinci görüş gerçeğe daha yakındır. Çünkü : " İbrahim, babası Âzer'e: Bir takım putları tanrılar mı ediniyorsun? Doğrusu ben seni de kavmini de apaçık bir sapıklık içinde görüyorum, demişti." ( En'âm sûresi, âyet 74) 

Onun içindir ki, tüm bu ayetler göstermektedir ki, Hz. İbrahim'de tevhid inancının mevcut olduğunu göstermektedir. Zaten, En'âm 78 nci âyet de bunu izhar etmektedir. Bilindiği üzere, İbrahim (as)'ın kavmi, Irak'ta yaşayan Keldânîler idi. Yıldızlara, gök cisimlerine taptıkları gibi putlara da taparlardı. Hz. İbrahim babasının ve kavminin putlara taptıklarını görünce onları sert bir dille kınadı. putların tapılmaya lâyık olmadıklarını, Allah ile insanlar arasında vasıta olamayacaklarını hatta onlardan hiç bir fayda ve zararın gelemeyeceğini bildirdi. Hz. İbrahim (as)'ı şu alıntıdan okuyalım:

" Bildiklerimiz... Hz. İbrahim milattan yaklaşık 2700, günümüzden ise 4700 yıl önce ( Azerbaycan ve etrafını içine alan Sümer bölgesinde) Irak'ta, Sümer şehirlerinden UR sitesinde yaşamaktadır.
Babası Azer, bir put ustasıdır; put yapar ve satar. Geçimini bu yüzden kazanıyor gibidir. Azer, yaptığı putları satmakla kalmaz, onlara tapar da. ( Azer, farsça bir kelime olup, ateş anlamına gelir. Baygan, bekçi korucu anlamında. Azerbayigan ateşin bekçisi anlamına gelir ki, Azerbaycan'ın orijinal şeklidir.
Azerbaycan geçmişten beri petrol, dolayısıyla sürekli yanan ateşlerin bulunduğu bir yerdir. 

Azerbaycan'ın, sanki Azer'in memleketi gibi bir anlamı da var gibi geliyor bana. Eğer böyle ise bu bölgede hep Türkler yaşadığından, Azer'in Türk soylu olduğu ortaya çıkar. Son zamanlarda Sümerce ile Türkçe'nin birbirlerine yakınlığını vurgulayan bir çok yayın var)

İbrahim, aklı ile Allah'ı bulan bir insandır. Bu hali ile geleneklerin ve sürüleşme davranışının dışına çıkabiliyor İbrahim. Bir kısım İslam alimleri, kendilerine peygamber gelmemiş olan toplumlarla, kendilerine peygamber sözü ulaşmamış toplumdaki insanların, akılları dolayısı ile tek tanrı inancına ulaşmak zorunda oldukları şeklindeki görüşlerine destek olarak Hz. İbrahim'in Allah'ı bulmasını örnek olarak gösterirler.

İbrahim putlara hakaret edip, babasını ve kavmini tek Tanrı inancına çağırır. Ancak babası ve kavmi, bu davete karşı çıkarlar. Bu karşı çıkış öyle şiddetlenir ki, İbrahim kendi memleketini terkederek Babil'e gelir. Babil hükümdarı Nemrud, Babilliler gibi güneş ve yıldızlara tapmaktadır.

İbrahim Babil'e gelip, Allah'ın kendisine verdiği görev doğrultusunda, tek Tanrı inancını Babil'de anlatmaya başlar. Anlatılanlar Nemrud'un kulağına gelir ve bu anlatılanlardan hiç hoşlanmaz. Nemrud bu anlatınlanları çok yanlış bulduğu gibi, anlatan kişinin sıradan bir insan, bir düzenbaz olduğunu halka göstermek ve onun halk üzerinde oluşmuş olan çok güçlü etkisini gidermek için, gösteriye dayalı bir ceza vermek ister ve onu ateşin içerisine atar.

Ancak ateş İbrahim'i yakmaz. Olay Nemrud'un düşündüğünün tersi bir şekilde cereyan edince, İbrahim'in halk üzerindeki etkisi daha da güçlenir. Belki de bu hadiseden sonra Nemrud'un hükümranlığı sona ermiştir. Ateşin İbrahim'i yakmaması, çok acaib, hayret verici bir iştir. Bu iş nasıl olmuştur? "Biz dedik ki, Ey ateş, İbrahim'e karşı serin ve selamet ol." ( Enbiya: 69 ) Yani Allah, ateşin özelliğini İbrahim için değiştiriyor ve sadece Ona karşı ateş, serin ve emin bir ortam oluyor. Ateşin serin olabilmesi için ısısının düşmesi gerekir.

Öyle ateşler vardır ki, eli bile yakmaz. Sihirbazların ağızlarına alıp yaladıkları alevler böyle ateşlerdendir. Ateşin ısısındaki bu düşüş, enerjinin bir halden bir başka hale çevrilmesi ile olabilir. Eğer ısı enerjisinin bir kısmı ışık enerjisine dönüştürülürse, görünür bölgedeki ışık, içindeki maddeyi yakmaz; ama alevin parlaklığı devam edebilir.

Ayrıca her ateşin sıcaklığı da aynı değildir. Eğer bir alkolü yakacak olursanız düşük dereceli bir alev elde edersiniz, ama bir benzinin alevi çok şiddetli olur. Nar enerjisinin, nur enerjisine çevrilmesi gibi bir benzetme de başlangıçtaki anlattıklarımıza uygun düşer.

Böyle bir mekanizmanın açıklanması, ileride yangın söndürmede bir metot doğurabilir. İbrahim için soğuyan bir ateşin soğutulma mekanizması keşfedilirse, büyük tahribatlar oluşturan yangınlar söndürülebilirler." ( Ol, C. Çevik, s. 254-255-256 )

Demek ki, Hak davası, Hakkın sesi; hiç bir putçu, putperest, şirkçi, müşrik tarafından susturulması mümkün olmamaktadır. İbrahim (as)'ın hak mücadelesi de böyle bir mücadeledir. İbrahim (as)'ın tüm putların boyunlarını vurup, yere düşürmesi, put haneyi toz duman etmesi, Nemrud'a karşı ölümsüz, korkusuz mücadelesinde başarılı olmuş, atılmış olduğu ateş bile kendisine gülzar, gül bahçesi olarak, isminin ilelebet anılmasına, rahmetle, yad edilmesine sebep olmuştur.

Ya Nemrud? Elbette ki, Nemrud, küçük bir Sivrisineğin beynine nüfuz etmesi ile, girmesiyle onu aheste aheste bitirmiş, yemiş, tahrib etmiş, en sonunda da, kendi kendini helak ederek, cehenneme zümera olup gitmiştir.

İslam davası, Kur'anî mucizeler, ümmeti Muhammed ve tüm insanlık için birer örnek gösterilecek gerçekler olup, inananların böyle mucizeler karşısında daha çok şükür ve hamdde bulunması, inanmayan, ateist, dinsizliği, imansızlığı yol olarak seçmiş bulunanların da, böylesi İlahi mucizelere lütfen nazar etmeleri, sanırım, kendi lehlerine, menfaatlerine, faydalarına olacaktır!.. Rabbimiz, bizleri, Kur'ânî mucizelere daha çok dikkat kesilen kullarından eylesin!.. selam ve dua ile..

Şerafettin Özdemir

Hz. Adem
"Hatırla ki Rabbin meleklere: Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım, dedi. Onlar: Bizler hamdinle seni tesbih ve seni takdis edip dururken, yeryüzünde fesat çıkaracak, orada kan dökecek insanı mı halife kılıyorsun? dediler. Allah da onlara: Sizin bilemiyeceğinizi her halde ben bilirim, dedi." (Bakara sûresi, âyet 30)

Bilindiği üzere, halife, vekil ve temsilci demektir. Allahü Teala, şu üzerinde yaşamakta olduğumuz yeryüzünde kendi iradesini temsil etmek üzere insanı yaratmış, orada ilâhî hükümranlığı yerine getirme görevini de ona vermiştir. 

Üzülerek ifade edelim ki, insanoğlu, zaman zaman hamlığının, cehlinin, bönlüğünün kurbanı olarak, yüce Allah'ın varlığı, birliği, yaratıcı oluşu hakkında şüpheye düşmekte, tereddütler içerisinde o güzel günlerini heba etmektedir. 

Halbu ki, hiç oraya, buraya koşuşturmadan, şek ve şüpheye düşmeden, Allah'ın, varlığını, birliğini, yaratıcı olduğunu tespit etmek için kendi yaratılışına, kendi vücud organizmasına bakmış olsaydı, düşünseydi, vallahi, hiç boş yere uğraş vermeyecek, sonunda kendi cismani hali kendisine Allah'ı bulduracaktı.

Bir kere, Adem'in biyolojik bedeninin bir anne ve baba olmaksızın balçıktan, biyolojik çamurdan yaratılması söz konusudur. Allah'ın bu yaratışında toprak ve sudan meydana gelen balçık şekillendirilmekte ve bu şekle önce can verilmekte, sonra ruh üflenmektedir.

Böylece ruh üflendikten sonra nefs meydana gelir. Böylece biyolojik bedenli, canlı, nefsli ve ruhlu bir yapı olarak insan ortaya çıkmaktadır. Elbette ki insanoğlunun bu yaratılışı, bir anda, hemencecik olmamıştır. Zamanlı olarak, basamak basamak olmuştur. Nitekim, ayeti kerime de bunu açıklamaktadır:

" O, yerde ne varsa hepsini sizin için yarattı. Sonra (kendine has bir şekilde) semaya yöneldi, onu yedi kat olarak yaratıp düzenledi (tanzim etti). O, her şeyi hakkıyla bilendir." (Bakara sûresi, âyet 29)
Şu ayeti kerime de, mevzumuzu daha aydınlığa kavuşturacak, insanın yaratılışını , mahiyetini daha net şekilde ortaya dökmektedir:

" İncire, zeytine, Sina dağına ve şu emîn beldeye yemin ederim ki, biz insanı en güzel biçimde yarattık.Sonra onu aşağıların aşağısına indirdik." (Tîn sûresi, âyetler 1, 2, 3, 4, 5)

Âyeti kerimede de zikredildiği gibi, yüce Allah; insanı ruh ve beden kabiliyetleri bakımından canlıların en mükemmeli kılmıştır. Sûrede " en güzel biçimde yarattık" ifadesi bu hususu belirtmektedir. İnsan özgür iradesi ile ya bu yeteneklerini güzel kullanarak " kâmil insan " olacak, yahut da aksi yönü tutarak şuurlu varlıkların ve canlıların en aşağı mertebesinde yer alacaktır. 


"Fakat iman edip sâlih amel işleyenler için eksilmeyen devamlı bir ecir vardır." ( Tîn sûresi, âyet 6 )
" Artık bundan sonra, ceza günü konusunda seni kim yalanlayabilir?" ( Tîn sûresi, âyet 7 )
" Allah, hüküm verenlerin en üstünü değil midir?" ( Tîn sûresi, âyet 8) "

Adem, topraktan yaratılmıştır. Topraktan yaratılmaya toprağın su ile karıştırılması ile başlanılmış, toprak çamur haline getirilmiştir. Çamur ise adeta mayalanmaya bırakılarak organik maddelerin birbirleri ile toprağın içerisinde bulunan bakterilerin sürekli çoğalmaları ve onların oluşturduğu enzimlerle başlayan bir çok biyokimyasal olayın yürümesi için uygun ortam hazırlanmıştır. Çamur içerisinde " oldukça ehemmiyetli, uzun süren bakteriyel faaliyetlerin oluşması, DNA, RNA, protein sentezi gibi olayların, bu çamurda yer alabileceğini" bize düşündürmektedir.

Organik yönden zengin olan bu ortamda, uzunluğunu bilemediğimiz, ancak belki de en az 2 milyon yıl sonra- yeryüzünde insanın görülmesi yaklaşık 2 milyon yıl önce olmuştur- çok özel şartlarda insan hücresi oluşmuş ve bu insan hücresi yine çok özel şartlarda, ileri laboratuvar teknikleri ile donanmış Allah'ın özel olarak düzenlediği dünyadaki bir karında çoğalarak insanı oluşturmuştur.

Adem niçin topraktan yaratılmıştır?


Topraktan yaratılma ileri bir tekniktir. Topraktan yaratılma, sudan yaratılmaya göre daha ileri bir aşamadır. Bilim dünyasında, bilim adamlarının hemen hepsince kabul gören bu görüşün, ilk canlının suda oluşmuş olduğudur.

Canlılığın suda oluşması, suyun canlılık için ilk devirlerde en uygun ortam olmasındandır. Belki de bu özellik belirlemek için Kur'an'da "Her şeye sudan can verdik" mealinde bir ayetle, canlılığın bu devresine ve suyun önemine değinmektedir.

Canlılık suda oluştuktan sonra karaya çıkmış, karada yayılmaya başlamıştır. Hayat karalarda devam ederken suya ihtiyaç ortadan kalkmamıştır. Canlılığa halen su hayat vermekte, hücrede gözüken biyokimyasal reaksiyonların tümü sulu bir ortamda yürümektedir. Karadaki canlılar için susuz bir hayat düşünülemez.

Hayatın sudan karaya ayak basması, yaklaşık 500 milyon yılda olmuştur. Acaba canlılık niçin sudan karalara geçmiştir? Canlılığın sudan karaya ayak basması için her hangi bir bilimsel, makul gerekçe yoktur. Karaya geçerek yaşamak oldukça zahmetli, zor bir yaşama tarzıdır." ( 'Ol', Prof. Dr. C. Çevik, sayfa 140-141)

Ah keşke!.. Sudan karaya ayak basan, yaşamını genelde kara aleminde sürdüren şu insanoğlu, karayı veya tüm dünyayı güzel kullanmış, güzel yaşamış olsaydı!.. Kan, kıtal, haksızlık, vurma, kırma, " aşağıların aşağısına bürünmemiş" olsaydı!..

" Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan da eşini yaratan ve ikisinden bir çok erkekler ve kadınlar üretip yayan Rabbinizden sakının. Adını kullanarak birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah'tan ve akrabalık haklarına riayetsizlikten de sakının. Şüphesiz Allah sizin üzerinizde gözetleyicidir." (Nisâ sûresi, âyet 1) 

Elbette ki, insanoğlu, yeryüzünde boşuna yaratılmış, iş olsun kabilinden meydana getirilmiş bir varlık değildir. Üzerine almış olduğu yükümlülük, ona bam başka bir veçhe vermekte, dünyanın imarı, tüm kainatın dizayni onun omuzları arasındadır. Bilinmeyenleri araştırıp bulması, her an, her gün yeni yeni keşif ve icadlarda bulunması ve böylece hak yolda yürümesi onun başta gelen görevleri arasındadır. 

Bilhassa, günümüz Müslümanları geleneğe bağlı kalmadan, Kur'ânî emirler doğrultusunda hareket edip, çalışacak, yine aziz kitabımızda vurgulanan 750 civarındaki teknik, fen, bilim ile ilgili ayeti kerimelerin ne demek istediğini insanlığa taşıyacaklardır. 

Çünkü, Kur'an'da namazla, zekatla ilgili 30 küsur ayet mevcut iken, ellerde, kütüphanelerde mevcut kitapların sayısını ancak Allah bilmektedir!.. Ya, Kur'an'daki, bilimsel ayetler hakkında ortamda, kütüphanelerde, ellerde kaç adet kitap bulunmaktadır? 

Hiç yok denecek kadar azdır!.. Çünkü, yıllar yıllar oldu, aydın geçinen bir kısım zavallılar, Kur'an'dan kaçtılar, Kur'an'la aralarındaki bağı kopararak, ateizm, inkar, sekülerimz, nihilizm veya Allah'ı inkar yönünde her türlü hünerlerini gösterdiklerinden, bir türlü Kur'ânî gerçeklerle yüz yüze gelemediler. Rabbim!.. Kur'ân'la buluşan, görüşen, onu baş ucu kitabı yapan zümrelerden eylesin!.. Selam ve dua ile..
Şerafettin Özdemir

Author Name

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *