Kategori: "Yararlı Bilgiler"

Yararlı Bilgiler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

nali şerif kolye

Nal-i Şerif Kolye Takmak Caiz midir? Nal-i Şerif'in Faziletleri Var mıdır ?

Son zamanlarda piyasada, özellikle dini ürünler satan e-ticaret sitelerinde Nal-i Şerif kolye ve benzeri ürünler satılmaktadır. Aynı firmaların internet sitelerinde, Nal-i Şerif'in Faziletleri yer almakta ve bu kolyeye sahip olanın bir çok nimete sahip olacağı söylenmektedir.

Peki Nal-i Şerif şeklinde kolyelerin taşınması yada Nal-i Şerif resmi bulunan çerçevelerin evlere asılması caiz midir ve faziletleri var mıdır? Konuyla ilgili Diyanet İşleri Yüksek Kurulu Başkanlığı Dini Soruları Cevaplandırma Platformu tarafından,  bu konu hakkında sorulan bir soruya şu cevap verilmiştir.
Kolye takmanın hükmünü eğer erkek olarak kendinizin kolye takması hakkında soruyorsanız belirtelim; Şekli na'l-i şerif şeklinde olsa bile erkeklerin kadınlara benzemek amacıyla kolye takması ve süslenmesi caiz değildir. Zira kolye ve küpe gibi süs eşyası takmak kadınlara mahsustur. Erkeklerin küpe takmasının hükmü şöyledir: Peygamberimiz (s.a.s.) döneminden itibaren bu güne dek kadınlar süslenmek amacıyla küpe kullanmışlardır (Buhari, Libas, 59). Bu itibarla da kulak deldirip küpe takmak, Müslümanların genel örfünde kadınlara ait bir süslenme tarzı olarak kabul görmüştür. Müslüman erkeklerin ise kadınlara has süs eşyalarını kullanmaktan uzak durmaları gerekir. Zira Peygamberimiz (s.a.s.): “Kadınlara benzemeye çalışan erkekler ve erkeklere benzemeye çalışan kadınlar Allah’ın rahmetinden uzak olsun” (Buhari, Libas, 61-62) buyurmuştur.

Bu ve benzeri uyarılar sebebi ile İslam alimleri, erkeklerin küpe vb. kadınlara özgü takıları takmalarını tahrimen (harama yakın) mekruh saymışlardır (İbn Abidin, Reddu’l-muhtar, VI, 336-337, 388; Nahlavi, ed-Dureru’l-Mubaha fi’l-hazrı ve’l-İbaha, 29). Kadınların kolye takmasını sormak istiyorsanız; Kadınların nali şerif şeklinde kolye takması caizdir, üzerine na'l-i şerif resmi basılı olan kağıtların evlere asılması da caizdir. Ancak na'l-i şerif şeklinde kolye takmanın, takılan kolye veya asılan resimin faziletli olduğunu söylemek doğru olmayacağı gibi ve bunlardan medet ummak da caiz değildir. 

Nal-i Şerif Kolye Takmak Caiz midir? Nal-i Şerif'in Faziletleri Var mıdır ? 

Bu sorunun detayına gelince; Uğur getirdiğine ve bulunduğu yeri her türlü kötülükten koruduğuna inanıldığı için stilize edilmiş na‘l-i şerif şeklindeki kolyeler İslam tarihi süresince olduğu gibi günümüzde de bulunmaktadır. Bu tür na'li şerif şeklindeki kolyelerin takılma amacı Hz. Peygamber (s.a.v.) Efendimizin ayağının tozu olmak, ayağına giydiği na'linin yani ayakkabısının insan üzerinde taşınması Peygamberimizin hatırasına saygı amacına matuf olduğu düşünülebilir. Ancak Hz. Peygamber (s.a.v.) Efendimize duyulan saygının tek yolu na'l-i şerif şeklinde kolye takmak veya na'li şerifin fotoğrafını evlerimize asmak değil, Hz. Peygamber (s.a.v.)'in yaşadığı gibi yaşamak yani Allah'ın emirlerine riayet etmek ve yasaklarından da sakınmaktır. 

Bu itibarla nal-i şerif kolyesini takmanın faziletli olduğunu söylemekten ziyade na'l-i şerifin sahibi olan Hz. Peygamber'in ahlakıyla ahlaklanmak ve Peygamberimize layık bir ümmet olmaya çalışmak esastır. Na'l-i Şerif hakkında daha geniş bilgi için Türkiye Diyanet Vakıfı İslam Ansiklopedisi’nin “NA‘L-i ŞERİF” maddesine (c.32, s:346-348) bakabilirsiniz. Kısa yolu şöyledir: 

mescid-i aksa
Dün-bu gün, Kudüs'te, Filistin'de bir avuç Müslümana kan kusturan, ızdırap veren, gözetim altında tutan, aç bırakan, vahşi, canavarca silahlarla öldüren siyonistler, Asr-ı Saadet döneminde de, boş durmuyorlar, plan üstüne plan yapıp, Resulullah (sav)'in ardından hile ve desise kurguluyorlardı.

Medine'de, bazen zehirleme girişiminde, bazan yüksekten taş atma, bazan da iffetli, namuslu Müslüman hanımlara hakaret ederek onları zelil, rüsvay ediyorlar, İslam birliğinin bozulması için, Müslümanların birbirlerine hasım ve düşman olmaları namına aklın ve mantığın ötesinde düzen kurmakta idiler. Şu ayeti kerime, siyonistlerin durumunu fevkalade bir şekilde açığa çıkarmaktadır:

" Yemin olsun ki ( habibim!) sen ehl-i kitaba her türlü âyeti ( mucizeyi) getirsen yine de onlar senin kıblene dönmezler. Sen de onların kıblesine dönecek değilsin. Onlar da birbirlerinin kıblesine dönmezler. Sana gelen ilimden sonra eğer onların arzularına uyacak olursan, işte o zaman sen hakkı çiğneyenlerden olursun." (Bakara sûresi, âyet 145)

Zikredilen bu ayeti kerime de, inadın insanoğlunu ne hale getirdiği anlatılarak ve izah edilerek "Sen onların arzularına uyarsan kötülük edenlerden olursun" denilmiştir. 

Çünkü Resulullah (sav) bilfarz onların bir dileğini yerine getirirse bu sefer başka bir şey isteyecekler ve zor görmedikçe hiç bir şeyi kabul etmeyeceklerdir. İşte âyette bu cihet anlatılmıştır. Bunun da sebebi, inat ve taassuptur. İman ile terbiye edilmemiş nefis, inat ve taassuptan kurtulamaz. Bu da insanı daima kötüye yöneltir. 

Demek ki, çağın her türlü ilerlemesi, bilgide, teknik de, teknolojide, alette, icatta, keşifte, mucid de, internette, kalkınmada ilerlemeler, mesafe kat etmeler, bir bakıma manasız, içeriksiz ve faydasız gibi gözükmektedir. 

Çünkü, bu günün İsrail siyonistleri, çağın tüm imkanlarından istifade etmelerine rağmen, düşünce alanında mağdur, perişan ve sefilleri oynamaktadırlar. Tevrat kitabını (tahrif edilmiş) Hz. Musa (as)'ın kutsal emanetini ırkçılığa, kafa taşçılığına alet etmektedirler. 

Halbu ki, dinler, evrensel veya başka bir deyimle üniversal olmalıdır. Örneğin, İslâm ve onun aziz kitabı Kur'an'ı Kerim; herkesin, her milletin, her cinsin, her ırkın ve tüm insanlığın ortak kitabıdır. Hiç bir ulusun, milletin ona sahiplenmesi, " benden başkası ona sahiplenemez" demesi, böyle bir iddiada bulunması, akılsızlık olacak ve hatta dangalaklığın daniskasını yapmış bulunacaktır. 

Onun içindir ki, İslam aleminin de içine düşmüş olduğu sıkıntı ve ızdırap, taassup, araştırmama, tarihe karşı arkasını dönme hastalığıdır.. Her zaman vurguladığım gibi, alemi İslam'ın, Beni Ümeyye, Emeviyye zihniyet ve düşüncesinden kurtulması, Mescid-i Aksa, Beytü'l-Makdis nedir, neresidir vb. binlerce mes'eleyi, tarihi realiteyi göz ardı etmemesi gerekir. 

Beytü'l Makdis'in Tarihçesi


Beytü'l-Makdis'in tarihçesi, Mescid-i Aksa'nın var oluş tarihleri tek tek incelenmeli, ortaya çıkarılmalı ve Müslümanların faydasına sunulmalıdır. Bu mevzuda tefsirci Hakkı Yılmaz hocayı dinleyelim:
"Abdullah b Amr (ra) anlatıyor: Rasûlullah buyurdular ki: " Hz. Dâvûd'un oğlu Süleyman, Beytü'l-Makdis inşaatını tamamlayınca Allah'tan üç şey talep etti: Allah'ın hükmüne uygun düşecek şekilde hüküm vermek, kendinden sonra kimseye nasip olmayacak bir saltanat, bu mescide sırf namaz kılmak niyetiyle gelenlerin günahlarından temizlenerek annelerinden doğdukları gündeki gibi olmaları." Sonra dedi ki: " İlk ikisi verilmiştir, üçüncüsünün de verildiğini ümit ediyorum."
Yukarıdaki rivayetlerde görüldüğü gibi, Kudüs'teki mescidin adı o dönemde " Mescid-i Aksa" değil, " Beytü'l-Makdis"dir. Kudüs'teki Beytü'l-Makdis'in İslâm tarihinde önemli bir yeri vardır. Zira Peygamberimiz Medine'ye hicretinde Beytü'l-Makdis'i kıble edinmiş ve bu durum uzun süre devam etmiştir. Tarih ve rivayet kitaplarında yer aldığına göre, Peygamberimiz kendisine vahiy gelmemiş olan bir çok konuda Ehl-i Kitab'ı esas almış, yani Ehl-i Kitab'ı müşriklerden üstün tutmuştur. Hatta müşriklere muhalefet olsun diye saçlarının şeklini bile Ehl-i Kitab'ınkine benzetmiştir.
Hakkında herhangi bir vahiy bulunmayan kıble konusunda da Peygamberimiz Medine'ye gelince Ehl-i Kitab'a uymuş ve onların kıblesi olan Beytü'l-Makdis'i kıble edinmiştir. Peygamberimizin fayda umarak yaptığı bir içtihadı olan bu uygulama, rivayetlere göre 16-18 ay kadar sürmüştür. Ne var ki, bu süre zarfında bu uygulamadan beklenen fayda sağlanamamış ve Peygamberimiz bu konuda Allah'tan vahiy beklemeye başlamıştır.
Nitekim çok geçmeden vahiy gelmiş ve Mescid-i Haram kıble olarak belirlenmiştir. Bazıları Peygamberimizin Beytü'l-Makdis'i kıble olarak seçmesinin de vahiy ile olduğunu ve sonradan bu vahyin neshedildiğini ileri sürmüşlerse de bu iddia doğru değildir.
Müminlerin Mekke dönemindeki kıbleleri ile ilgili iki farklı rivayet vardır. Konunun aslı Bakara 142-145'de yer almakta olup oradan takip edilmesi daha uygundur." ( Tebyînü'l Kur'an Tefsiri, Hakkı Yılmaz, C 4, sayfa 286-287)
Hakikaten, bendeniz her ne zaman Hacca gitmiş olsam, Medine-i Münevvere'de Kıbleteyn Mescidini (iki kıbleli Mescid) ziyaret ederken ve hacılara ziyaret ettirirken, Resulullah (sav)'in yaşamış olduğu duygu ve hisleri, Sahabe-i Kiramın arzularını aynen yaşar, kendimi o çağda, o anda bulur ve duygulanırım.

Tabii ki, Müslümanların kıblesinin Mescid-i Haram olması, bu günkü Siyonist Yahudilerin hoşuna gitmemiş, bir takım zırvalar, homurdanmalar almış başını gitmiştir. Resulullah (sav)'in, Ehl-i kitaba tanımış olduğu ayrıcalık, Hz. Musa (as)'ın da, Hz. İsa peygamberin de Hak Rasul olmaları, Tevrat ve İncil kitaplarının hak kitap olmalarındandır. Yoksa bu günkü ve o zaman ki, tahrifata , tağyire uğramış bulunan Yahudilik, Hristiyanlık, Tevrat ve İncil kitaplarını öncü, rehber edinme olmayıp, bu kitapların içerisinde kısmen de olsa bulunan hak kelamıdır.

Beytü'l-Makdis ve Mescid-i Aksa hususlarını yazmaya devam edeceğim. Çünkü, gelenekçiler, atalarcılar, ninelerciler, dedelerciler, Beni Ümeyye'nin uydurmuş olduğu " Mescid-i Aksa" yalanını yaşamaya, inanmaya devam etsinler.

Emeviyye kralı Abdülmelik b. Mervan tarafından halife Zübeyr'e karşı öne çıkarılan " Mescid-i Aksa" " Beytü'l-Makdis" yarışması o tarihten bu yana İslam alemini hayli meşgul etmiş, bundan sonra da etmeye devam edecektir. "Mescid-i Aksa"nın hangi mescid olduğunu ileri ki, yazılarımda arzedeceğim için, şimdilik bu mevzuyu izah etmeden geçeceğim. Rabbim!.. Tüm Müslümanlara hakkı hak bilip hakka ittiba, batılı batıl bilip, batıldan ictinap etmeyi nasip eylesin!.. Selam ve dua ile..

İslam ve Çocuk
"Ey inananlar! Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun. Onun başında, acımasız, güçlü, Allah'ın kendilerine buyurduğuna karşı gelmeyen ve emredildiklerini yapan melekler vardır." (Tahrîm sûresi, âyet 6)

Çocuklarımız, bizim her şeyimizdir. Evlerimizin süsü, gönlümüzün süruru, ülkemiz ve insanlık adına yarınların teminatıdır. Nice nice çocuk olmayan evleri görür ve onlar adına üzülürüz. Çünkü, tıpkı, kuş cıvıltıları gibi, çocukların cıvıl cıvıl ses vermeleri, kendi aralarında kuşlar misali oynamaları, dedenin dizine oturup, babanın, annenin kucağına sığınmaları ne demektir? Lakin, tüm bunlar olurken, büyüyen, yetişen yavrularımızın istikballeri, yetişmeleri, hayata güzel bir şekilde atılmaları için neler yapıyoruz, neler yapmamız lazımdır?
"Psikologlar, ergenlik ve çocukluk dönemlerinin gelişme ödevlerini araştırmaya önem vermişlerdir. Gelişme ödevleri, çocuğun düzgün bir şekilde nefsî gelişmesini sağlaması için öğrenmesi gereken şeylerdir. Psikologlar, ergenlik ve çocukluk dönemlerinde gelişmenin sağlanması için önemli birkaç gereksinimi dile getirdiler. Bunlardan biri, çocukluk döneminde çocuğun şahsiyetinin sağlıklı bir şekilde gelişmesi için " güven duygusu"nun gerçekleşmesidir.
Çocukta güven duygusunu gerçekleştirecek olan ona sevginin, şefkatin, iyi davranışın gösterilmesi, ona değer verilmesi ve takdir edilmesidir. Bu, onun kendine güven duygusunun gelişmesini sağlar, şahıslara karşı olumlu bir anlayışının oluşmasına yardımcı olur.
Rasûl (s. a.s.), torunları Hasan ve Hüseyin'i sevgi ve şefkatle sarar; onları önemser, sırtında taşır ve öperdi. Üsame b. Zeyd anlatır: " Bir akşam, bir ihtiyaç için, Rasûl (s.a.s.) 'in kapısını çaldım. Rasûl ( s.a.s.)'in sırtında, ne olduğunu bilmediğim, örtülü bir şey vardı. İşim bitince sordum: Arkanızdaki üzeri örtülü şey nedir? Açınca baktım ki Hasan ve Hüseyin, kalçalarına asılmış vaziyetteler. " Bu ikisi, oğullarım, kızımın oğulları, Allah'ım, ben bu ikisini seviyorum, sen de sev. Onları sevenleri de sev." buyurdu." (Hadis ve Psikoloji, m.o.necati, sayfa 189-190)
Rasulullah (sav)'in hali, çocuklara karşı tutumu böyle iken, yavrularımıza karşı bizlerin davranış, tutum ve hoş görüleri nasıldır? Şahit olduğum kadarıyla, zannederim bu konuda sınıfta kalmış oluruz. Çünkü, en basiti, Cuma günleri, Bayram, kandil ve Teravih gecelerinde camilere gelen çocuklarımız, büyükler tarafından, görevliler tarafından azarlanmakta, öfkelenilmekte, hatta, bir daha gürültü yapmamaları için çocukların camiye getirilmemesi sitemlerle duyurulmaktadır.
Çocuklarımız evlerinde, anne, babalarının, büyüklerinin yanlarında yine horlanmakta " het" "hüt" " döverim" "asarım" "keserim" tehditleriyle çocuklarımızın gözleri korkutulmakta, psikolojileri bozulmaktadır. Ondan dolayı, bu defa çocuklarımız, normal, serbest, özgür iradeli , şahsiyet sahibi, kişilikli bir şekilde yetişmemektedir. İçe kapanık, boynu bükük, pısıl pısıl, ezilmiş, baskı altında yetişmiş bir şekilde büyümektedirler.
" Bera anlatır: " Rasûl ( s.a.s.)'i, Hasan'ı omuzlarına almış bir vaziyette gördüm. Allah'ım, ben bunu seviyorum, sen de sev." buyurdu.
" Rasûl ( s.a.s.)'e soruldu: Ailenden sana en sevimli olan kim? Hasan ve Hüseyin. Fatıma'ya " Oğullarımı çağır." derdi. Onları koklar ve kucağına alırdı."
Ebu Bureyde anlatır: " Rasûl (s.a.s.) bize hutbe okuyordu. Birden, Hasan ve Hüseyin, üzerlerinde kırmızı gömlek olduğu halde, düşe kalka geldiler. Rasûl ( s.a.s.) minberden indi, onları tutup önüne koydu. Sonra: Allah " Mallarınız ve evlatlarınız sizin için bir imtihan sebebidir." derken ne kadar doğru buyurmuş. Şu iki çocuğun düşe kalka geldiklerini gördüm, dayanamadım, sözümü kesip onları buraya getirdim."
Abdullah b. Şeddad babasından rivayet eder: " Rasûl ( s.a.s,) öğle veya ikindi namazlarından birinde, Hasan ve Hüseyin'i kucağında huzurumuza çıktı. Rasûl (s.a. s.) ilerledi ve namaz için onu yere koydu. Namaza durdu, secdeye vardı ancak uzattı. Anlatan derki başımı kaldırıp baktım ki çocuk, Rasûl ( s.a.s.)'in sırtında, hemen başımı secdeye koydum. Rasûl (s.a.s.) namazı bitirince, cemaat sordu: Ya Rasulallah, namazın ortasında secdeyi uzattın, bir şey oldu veya vahiy geldi sandık. Hiç bir şey olmadı ancak oğlum sırtıma bindi, kendi ininceye kadar kalkmak istemedim." ( a. g.e. sayfa 190-191)
Oysa, günümüze geldiğimizde her halimiz, çocuklarımıza karşı tavrımız çok çok farklıdır. Rasulullah (sav) devrindeki hoş görüyü kaybetmiş, öfkeli, azgın suratlı, hemen bizi azarlayacak gibi bir haldeyiz. Her hafta, camii kürsülerimizde, cemaatlerin mescidde nasıl oturmaları gerektiği , " sus" bile dememeleri hususunda tembih üstüne tembihlerle karşı karşıyayız.
Sanki, mescide gelmekte olan Müslümanlar, esir, dilleri bağlanmış, soru soramazlar, bilgi alamazlar, yasaktır, günahtır kabilinden baskılarla yüz yüze bırakmışlar insanları. Hatta, sürekli diz üstü oturmak müstehap olup, dizlerini uzatmaları kat'iyyen yasaktır.
Dolayısıyla, biz çocuklarımızla çocuk olamıyoruz. Onların dünyasından habersiz, eskilerden, atalardan, dedelerden örnekler göstererek, çocukların yetişme çağını anlamak istemiyoruz. İnternet yasak, futbol günah, Tv. karşısında çakılıp kalmak beyhude zaman öldürmek vb. kuruntularla onları her şeyden alıkoymaktayız. Halbu ki;
" Önemli gelişme ödevlerinden biri de bedenlerinin; oyunlar ve spor oyunları yoluyla vücut sağlıklarının geliştirilmesidir. Rasûl ( s.a.s.) çocukları ve gençleri ok atmaya, bunu en iyi bir şekilde yapmaya teşvik ederdi. " Rasûl ( s.a.s.) çarşıya çıkınca, Eslem kabilesinden bir grubun yarıştığını gördü: "Ey İsmail oğulları! Atın, babanız İsmail atıcıydı." İki takımdan birini tutarak, "Atın! Ben falan takımdanım." deyince atmayı bıraktılar. " Atın " dedi fakat sordular: " Ya Rasulallah, sen falan takımı tutarken biz nasıl atarız?!" " Atın, ben hepinizle beraberim." buyurdu." ( a.g. e.s.191 )
Netice olarak;
Yetişmekte olan neslimizle ilgilenmek, onlarla aynı yaşı yaşamak zorundayız. Çocuklarımızın her hayırlı amelde yanında olmalı, piyes, tiyatro, edebiyat, şiir yarışmaları, sanat, matematik, vb. her alanda onlara destek olup, başarılarını kutlamalıyız.
Kur'an'ı Kerim'i okuma,. anlama ve yaşama yarışmalarında, ellerimiz patlarcasına onları alkışlamalı, başta Arapça , İngilizce, Fransızca, İspanyolca, Almanca vb. lüzumlu, gereksinim duyulan lisanları öğrenmeleri için tüm imkanlarımızı kullanıp, yardımcı olmalıyız.
Haram yolları, kötülükleri, içkiyi, kumarı, sigarayı, uyuşturucu maddeleri anlatırken, satanizmi izah ederken korkutmadan, cehennemde yakmadan izah etmeliyiz.
Çocuklarımızın, kabiliyetini, neye, nerelere hevesli ve meyyal olduğunu iyi tesbit etmeliyiz. Sesi kötü, çirkin bir çocuğu, illada, imam olacaksın, müezzin olacaksın, hafızlık yapacaksın diye zorlamamak gerekir. Çocuk, resim yapmaya hevesli ise resim yapsın, müziğe yatkın ise müzik yapsın, ressam olacaksa ressam olsun, Müftü olurum, hatip olurum, siyasetçi olurum diyorsa ve bunları beğeniyor, hoşuna gidiyorsa , onları bu yoldan alı koymamalıyız. Rabbim!.. Yetişen neslimize basiret ihsan eylesin!.. Selam ve dua ile..
Şerafettin Özdemir/Hollanda

8 Mart Dünya Kadınlar Gününüz Kutlu Olsun
"Eğer karı-kocanın aralarının açılmasından korkarsanız, erkeğin ailesinden bir hakem ve kadının ailesinden bir hakem gönderin. Bunlar barıştırmak isterlerse Allah aralarını bulur, şüphesiz Allah her şeyi bilen, her şeyden haberdar olandır." (Nisâ sûresi, âyet 35)

 Tüm İslam ülkelerinde olduğu gibi, maalesef, kadınlarımız, annelerimiz, kız kardeşlerimiz, teyzelerimiz, halalarımız, İslam'ın kendilerine tanımış olduğu hakkı yaşayamamakta, Allah'a karşı kulluk görevlerini eksik, kör-topal yürütmektedirler. 

Neden ve niçin    


 Çünkü, geleneksel İslâmî düşünce, kadınların evlerinden dışarı çıkmamalarını, ibadetlerini evlerinin karanlık köşelerinde ifa etmelerini istemektedir. Klasik, an'aneci, örfçü düşünceler, kadınların, tahsil yapmamasını, sokağa çıkmamasını, camiye, cemaate, dini etkinliklere katılmamasını istemektedir.

  Onun içindir ki, yazımızın başlığından da anlaşılacağı gibi, ülkemizde , kadınların bütün hakları gasbedilmekte, Allah'a karşı kulluk görevlerinin tatbikinde erkeklerin inayetine, yardımlarına, lütuflarına bırakılmış durumdadır. Eğer, erkek, isterse hanım efendi dışarı çıkabilir, herhangi bir toplantıya, dini eylemlere katılabilirler. Aksi halde, erkek istemedikten sonra, kadın evinde esir, köle, cariye, özgür olmayan, erkeğinin eline bakan bir durumda yaşamaya, baskılara, dayaklara, darplara, sıkıntılara sabretmeye mecburdur. Camilere gidemez, cumadan bihaber, en yakınlarının bile cenaze namazlarına katılması, onların ruhu için dua etmesi, gelenekçi çevrelere göre yasaktır, günahtır ve ayıptır. 
 
  Üç beş sene önce idi. Bir yakınımın cenazesine katılmak için alel acele Adana'ya gitmiştim. Tabii ki, cenaze namazı kılınmamış, bizleri bekliyorlardı. Çevreye göz gezdirdim, hanımlar bir köşede toplanmış erkeklerin cenaze namazını kılmalarını beklemekteydiler.

  Cenaze ile ilgilenen kişilere dedim ki, " Hanımlar da arka taraflarda saf bağlasınlar, cenaze namazına iştirak etsinler!" Ama, nasıl bir cevap aldım biliyor musunuz? " Hocam!.. Biz, komünist değiliz, kadınlar cenaze namazı kılamazlar!.." Bu sözler karşısında dilim dilime dolaştı, ne yapacağımı şaşırdım, baktım deveye hendek atlatmak çok zor!.. Tamam tamam!.. diyerek direnmekten vazgeçtim.

  Yahu ne demek? Bir cenazenin hanımı, kızları, yakın kadın akraba yakınları, ona dua etmeyecekler, edemeyecekler, bir köşede melül melül yakınlarının cenazesini uzaktan seyredecekler!.. Allah aşkına, böylesi bir mantık, akıl yürütme, düşünce nasıl bir düşüncedir, uygulamaladır ki, kadınlar köle, esir, tutsak durumuna düşürülmüştür? 

  Ve sonra, kalkıp 8 Mart Dünya Kadınlar Gününü kutlayacaksın!.. Sokaklarda, caddelerde, meydanlarda ellerde pankart, " Hak istiyoruz!" " Kadına özgürlük" " Yeter artık" " Erkek hegemonyasına son" vb. gibi sloganlarla sokakları inleteceksiniz. Hayır ve kesinlikle hayır!.. Bu yürüyüşler samimi değil, faydalı değil, sadece biriken tepkileri, öfkeleri içe atma, gayız ve kinleri hapsetme demektir!.. 

  Oysa, Asr-ı Saadet dönemine, peygamber (sav)'in hayatına, hanımlarının yaşantılarına, konuşmalarına, hak aramalarına gittiğimiz zaman görülecektir ki, o devrin hanımları yiğitliklerini göstermişler, Bedir, Uhud vb. tüm cihad ve gazvelere iştirak ederek yaralıların yaralarını sarmışlar, su isteyenlere su götürmüşler, daha doğrusu " gönüllü hemşirelik" görevi yapmışlardır. 

  İsterseniz, Resulullah (sav)'in hanımlarından birisinin bir kahramanlığını ifade edeyim. Edeyim de, günümüz kadınları o yiğitlikten, cesaretten utansınlar!.. Kahramanımız Ümmü Seleme (ra)' dır..
"Hicretin altıncı yılında Hz. Peygamber (sas) umre yapmak ve Kâbe'yi ziyaret etmek amacı ile 1400 kişilik sahabe topluluğu ile Mekke'ye doğru yola çıktı. Kureyşiler ne olursa olsun Müslümanları Mekke'ye sokmamaya karar vermişlerdi. Hz. Peygamber (sas) savaşmak için değil, Kâbe'yi ziyaret etmek için geldiklerini iletmesi için Osman b. Affan (ra)'ı elçi olarak gönderdi. Daha sonra Mekke temsilcileriyle Hudeybiye Barış Antlaşması imzalandı. 

  Hudeybiye Antlaşma maddelerinin bir kısmı Müslümanların aleyhine görünüyordu. Zira antlaşmaya göre Müslümanlar o yıl içinde Kâbe'yi ziyaret edemeden geri döneceklerdi. Ertesi yıl ise ziyareti üç gün içinde yapacaklar ve Mekkeliler ile her hangi bir ilişkiye giremeyeceklerdi. Ayrıca Mekke'den hiç kimse velisinin izni olmadan Müslümanların tarafına geçemeyecek; aksi takdirde geri gönderilecek, Medine'deki Müslümanlardan biri Kureyş tarafına giderse iade edilmeyecekti.

  Bu şartlar karşısında neredeyse bütün ashap hayal kırıklığı içindeydi. Hz. Peygamber (s.a.s) yanındakilere,"Kalkın tıraş olun, kurbanlarınızı kesin." talimatını verdi. Ancak Ashaptan hiçbiri bu emre icabet etmedi. Onların üç defa tekrar edilmesine rağmen emre kayıtsız kalmaları, Hz. Peygamber (s.a.s.)'i son derece üzmüştü. Bu tavra çok şaşırdı, çaresiz bir şekilde hanımı Ümmü Seleme (r.anha)'nin çadırına girdi. 

  Ümmü seleme (r.a) onun bu tavrından ve yüzündeki ifadeden olağanüstü bir şeyler olduğunu fark ederek meseleyi sordu. Hz. Peygamber (s.a.s.) hadiseyi kendisine aktardı. Bunun üzerine Ümmü Seleme (r.anha), "Ey Allah'ın elçisi! Emretmek yerine yapmanız, bu sıkıntıdan daha iyidir. Siz çıkın, onlarla konuşmadan işinizi yapın, saçınızı tıraş edin ve kurbanınızı kesin, onlar size uyacaklardır." tavsiyesinde bulundu. 

  Hz. Peygamber (s.a.s.) bunun üzerine kalktı, çadırdan dışarı çıktı. Medine'den getirmiş olduğu kurbanları kesti. Bunu gören sahabiler onun bulunduğu tarafa doğru yönelerek kurbanlarını kesmeye başladılar. Bu şekilde Ümmü Seleme (r.anha), tıpkı ilk vahiy geldiğinde sıkıntı içerisinde gelen Hz. Peygamber (s.a.s)'e sahip çıkıp sakinleştiren, teselli eden Hatice bt.Huveylid (r.anha) gibi onu rahatlatmış, büyük sıkıntıdan kurtulmasına vesile olmuştur." (Diy. Aylık Dergi, Haziran 2010, A. Apak, sayfa 64)

Netice ve sonuç olarak; 

  İşte, isimleri tarihe altın harflerle yazılan, yazılmış bulunan böylesi hanım efendilerdir. Yani, Hz. Hatice, Hz. Âişe, Hz. Ümmü Seleme (r. anha) gibi hanım efendilerdir. Onları ne kadar rahmetle ansak, ruhlarına dualar, Fatihalar göndersek çok çok az gelecektir. Asıl onları 8 Mart Dünya Kadınlar gününde yâd etmek, isimlerini bayraklaştırmak gerekir. Yoksa, Batı ülkelerinin, ABD'nin icad etmiş olduğu , el gördülük, kadınlar için yürümek, slogan atmak, bağırmak, çağırmak hiç bir hakkın elde edilmesine sebep olmayacaktır ve olmamıştır.

  Öncelikle, ülkemiz hanımları, haklarını Dini yönden, Kur'ânî yönden aramalıdırlar.. Çünkü, erkeklerin yaşamış oldukları tüm haklar, kendilerininde en tabii kul hakkıdır, insani haklarıdır. Erkeklerin, kendilerine cuma günleri bir araya gelerek, "el almaları" " zikir çekmeleri" " Yasin Okumaları" sonrada ölülerinin ruhlarına hibe etmeleri hakları değildir. Tüm bunlar, göz boyama, aldatma, zamanları boşa harcamadır. Allah'ın emirlerini tam ve kamil şekilde yerine getirirlerse, işte, o zaman haklarını almış olacaklardır. Rabbim!.. Bu uğurda cehd ve gayret gösteren zümreden eylesin!. Kulluk bilinciyle hareket eden, bu uğurda layıkı veçhile İslam'ı yaşayan kullarından eylesin. Selam ve dua ile.. 

Şerafettin Özdemir / Hollanda

namaz ve islam
" Dini yalanlayanı gördün mü?" (Mâûn sûresi, âyet 1)
" İşte o, yetimi itip kakar;" (Mâûn sûresi, âyet 2)
" Yoksulu doyurmaya teşvik etmez; " (Mâûn sûresi, âyet 3)
" Yazıklar olsun o namaz kılanlara ki, onlar namazlarını ciddiye almazlar."(Mâûn sûresi, âyet 4-5)
" Onlar gösteriş yapanlardır, hayra da mâni olurlar." (Mâûn sûresi, âyet 6-7)

  Toplum içerisinde, öylesi insanlar vardır ki, namazlarına, ibadetlerine riyâ katar ve karıştırırlar. Allah rızası için değil de, el gördülük, falanın, filanın hoşuna gitmek, onlardan " aferin" almak için namaz kılarlar. Bazıları da, dikkat edilirse görülecektir ki, namazların erkânını ihmal ederler. Namaz kılarken, üstü ile, başı ile, orasını, burasını kaşıyarak veya göz ucuyla onu, bunu takip ederek namaz kılarlar. Bilhassa, günlük beş vakit namazdan ziyade, birilerinin öne sürdükleri namazları kılmak için can atarlar. Örneğin, tesbih namazının cemaatle, bir imam eşliğinde kılınması gibi. 

Nedir bu tesbih namazı ?


  " Tesbih namazı: Tesbih namazının varlığında ihtilaf vardır. Alimler bu hususta ikiye ayrılmışlardır. El-Ukaylî ise bu hususta hadis olmadığını belirtir. İbni Teymiyye'de " doğru olanın bu tür haberlerin aslının olmadığıdır" der. Keza Ebû Hafs el- Mevsılî de bu hususta sahih hadis olmadığı kanaatindedir." (Hadis problemleri, E. Yıldırım, sayfa 180)

  Maalesef, günlük beş vakit namazlarda, Cuma namazlarında, teheccüd, Duha vb. kuvvetli şekilde emredilen namazlarda, gözü, kulağı olmayan bir kısım insanlar, hele bilhassa, Ramazan günlerinde cemaatle, toplu şekilde tesbih namazı kılmak için can atmaktadırlar. 

  Keşke, bir kere araştırılmış olsa, tesbih namazı hakkındaki hadis nedir, ne değildir, kuvvetli midir, ahad mıdır, zayıf mıdır diye!.. Bu hususta, tüm alimler birleşmiş olsa, deseler ki, tesbih namazı hakkındaki hadis zayıftır deseler, yine de, bizim tesbih namazcıları, inanmayacak, " ben bilirim" " üstadım, şeyhim bilir" diyeceklerdir. 

  Tıpkı, cuma günleri, asıl cuma namazına eklenen ve bid'at ve hurafe olan " Zühr-i Ahir" namazı gibi.. Diyanet İşleri Başkanlığı, hemen tamim üstüne tamim yayımlasın, izah üstüne izah yapsın!.. Kim dinleyecektir? Camilerdeki, bid'at ve hurafeye düşkün imamlar mı dinleyecektir? 

  Aynı, zihniyete meydan okuyor ve diyoruz ki, buyurun , geceleri kalkıp, teheccüd namazını kılmaya var mısınız? Hayır, hayır!.. Böylesi softalar, bilinçsizce namaz kıldığını zannedenler, dinin asıl kaynağına inemezler, Kur'an'ı dinleyip, Allah'ın emirlerine koşamazlar!.. 

  Bunların başlarında üzerinde " Made in China" yazılı takkelerle, bazen de söz konusu takkelerin üzerine sarık sarıyorum diye oyalandıkları, kendi kendilerini kandırdıkları, acaib giysilerle caka satmaktan, fors atmaktan başka bir şey yapamazlar. Örneğin;

  " Sarıkla kılınan namaz sarıksız kılınan namazdan yirmibeş namaza denktir, sarıkla kılınan cuma namazı sarıksız yetmiş cuma namazına eşittir, sarıkla namaz kılmakta onbin sevap vardır gibi fazilet bildiren hadislerin tamamı mevzudur." (a. g. e. sayfa 180)  

  Namazla dirilmek, namazın insanlara, toplumlara, kitlelere canlılık, ruh vermesi gerekirken, sosyal hayata nüfuz etmesi lazımken, ne yazık ki, " kıl beşi sıvış" anlayışı bizi bu günkü derbeder, perişan, sefil hale düşürmüştür. Şimdi, şu güzel alıntımız meseleyi vuzuha kavuşturacaktır.
  " Mevlâna'ya bir gün birisi gelir ve ona, Hz. Peygamber'in kuşağının olup olmadığını, varsa nasıl olduğunu, kaç arşın uzunlukta ve hangi renkte olduğunu sorar. Mevlâna; - " Bunu bilmekle ne yapacaksın, eline ne geçecek? Hz. Peygamber kuşak kullanırdı, kullanmazdı veya vardı, yoktu, bunu bilmek sana ne fayda verecektir?" diye sorar.
  O da der ki; - " Sakalım onun sakalı gibi oldu. Sarığım da onun sarığına benzedi. Hatta ayaklarımda çöl ayakkabısı var. Konya toprağında çöl terliği ile geziyorum... Elbisem de onunkine benzedi. Geriye acaba Hz. Peygamber kuşak kullanıyor muydu; kullanmıyor muydu? Meselesi kaldı. Bunu da kimse cevaplayamadı. Onun için sana geldim. Ben ona benzemek istiyorum" der.
  Mevlânâ ona cevap olarak: -" Sen bu kafayla benzesen benzesen ancak Ebû Cehil'e benzersin" dedikten sonra sözlerine şöyle devam eder. "Dış görünüş ve kıyafet itibariyle Hz. Peygamber'le Ebû Cehil arasında bir fark yoktur. Fark suretlerde değil siretlerdedir. Sende Hz. Peygamber'in şekil ve kıyafetinden nelerin olduğuna değil, H. Peygamber'in ahlâkından, dürüstlüğünden, hoşgörü ve insanlığından ne var onu söyle! Ona ancak öyle benzersin."( Yakıt, Hz. Peygamber'i Anlamak, s. 41-2) (a.g. e. sayfa 181)
  Ne acı ki, şekilcilik, giysicilik, özü unutturmuş, namazın ruhunu üç beş parça beze esir etmiştir. Namaz, tıpkı zekat gibi, toplumda sosyal dengeyi sağlamalı, fakir, fukara, kimsesiz, öğrenci, yetim, öksüz, kimsesiz, garib, gurebanın imdatlarına bir çağrı olmalıydı. Yoksa, her sene, umre seferlerine katılarak, bol bol ülkemize Cin malı hediyelik eşya getirmek, tesbih, takke, vb. ithal mallarını sırtlarda taşıyarak, " Kâbe'ye dayanamıyorum" " Onun hasreti beni yakıyor" vb. kuru kuru sözler, kendisine bir manevi fayda sağlamadığı gibi, topluma da bir yararı dokunmamaktadır. 

  Netice olarak;

  " Muasır el- Gazâlî bu hususta şöyle söyler: " et- Tirmizi ve Ebû Dâvûd'un rivayet ettiği sarıkla ilgili bazı hadisler okudum. Bunların hiçbir kıymeti yoktur. Şeyh Muhammed Hâmid el-Faki'nin dediği gibi, ' sarığın faziletiyle ilgili sahih bir hadis yoktur. ' Çünkü sarık Arap giysisidir. İslamî bir elbise değildir. İgallerde böyledir. 

 Vakıa, sıcak iklimler başın örtünmesini mecbur kılar. Beyaz ve geniş elbiseler makbuldür. Soğuk iklimlerde ise sıcak tutması için dar ve kapalı renklerin tercih edilmesi zorunludur." (a. g. e. sayfa 180-181) Hasılı, namaz, insanları, toplumları kurtuluşa, huzura, saadete, muştuya götürmelidir. Toplumun dirlik, düzen, nizam ve intizamını sağlamalıdır. Kuru kuru, " dostlar bizi pazarda görsün" kabilinden değil de, ictimâî dengeyi sağlamalı, bizleri, huzura, mutluluğa götürmelidir.

  Örneğin, bu gün, içerisinde yaşamış olduğumuz alemde, insanlar rahat ve mesud değildir. Ayrılık, çekişme, didişme, mezhepsel sıkıntılar, Alevilik-Sünnilik sürtüşmeleri insanımızı dlhun etmektedir. İşte, namaz, arzettiğim hususlarda, sıkıntılarda imdada yetişmeli, toplumun dert ve musibetlerine derman olmalıdır.
Rabbim!.. Bizlere mutluluk, güzel günler, namazla dirilişler lütfetsin!.. Âmin! Selam ve da ile..

Şerafettin Özdemir / Hollanda

Türbe dua
" Hakka yönelen bir kimse olarak yüzünü dine çevir. Allah'ın insanları üzerinde yarattığı fıtrata sımsıkı tutun. Allah'ın yaratmasında hiçbir değiştirme yoktur. İşte bu dosdoğru dindir. Fakat insanların çoğu bilmezler." (Rûm sûresi, âyet 30)

  Bu gün yine, ilginç bir konu ile, ilginç olduğu kadar Kur'anî ayetler karşısında çirkin olan, nehyedilen, haram kılınan, yasaklanan, medet umma işlerine kat'iyyen cevaz verilmeyen bir konu ile karşınızdayım. Resulullah (sav)'in mualla, nezih, tertemiz hayatına nazar ettiğimiz zaman kesinlikle göremediğimiz, müşahade edemediğimiz, sahabenin böylesi amelleri kesinlikle kabul edemiyeceği bir davranış biçimidir türbecilik. 

  Bilhassa, millet olarak Türkiye topraklarına, Anadolu yurduna göz attığımız zaman görmekteyiz ki, aziz vatanımız türbelerle, türbecilik eylemleri ile dop doludur. Tabii ki, türbelerin bulunması, var olması ülkemiz ve milletimiz adına bir kültür zenginliği, bir var olma halidir. 

  Türbelerde medfun bulunan zatlar sıradan, basit insanlar olmayıp, bu millete hizmet etmiş, gerek manevi sahalarda ve gerekse cihad meydanlarında kahramanlık yapmış yiğitlerin mezarlarıdır. Ancak, bizler, onların ruhlarına dualar gönderirken, hiç bir zaman hatır ve gönlümüzden çıkarmazken, bu günkü, bilhassa hanım cemaatlerin yapmış oldukları türbe ziyaretleri, türbe etrafındaki tutum ve davranışları midemizi bulandırmakta, ikrah, nefret içermekte, Tevhidi davamızın önünde bir zillet olarak, bir çirkinlik olarak tezahür etmektedir. 

  Çünkü; ".. din, tarihin bütün dönemlerinde ve bütün toplumlarda daima kendisiyle karşılaşılan evrensel bir olgudur. Din, insanı ve hem içten hemde dıştan kuşatarak onun düşünce ve davranışlarında kendini gösterir. İnsanoğlu, tarih boyunca kendisinin insan üstü bağları bulunduğunu, ihtiyaçları için onu aşan yüce bir kudrete yönelmesi gerektiğini düşünmüştür.

  Gerçek şu ki, insanın yüce bir kudrete gönülden bağlanması, onun gücüne güç katmakta; dua, niyaz ve iltica insanı ulvileştirmektedir. İnsan sosyal bir varlık olmakla birlikte onun bir de iç dünyası vardır. Bu sebeple din, yalnızlık, çaresizlik, hastalıklar, kederler, korkular, kayıplar, musibet ve felaketler karşısında insana ümit, güven ve teselli sağlayan en son sığınak olagelmiştir.

  Esasen dua da, Allah'ın yüceliği karşısında kulun aczini itiraf etmesini, sevgi ve tazim duyguları içinde lütuf ve yardımını ifade eder. Bu itibarla, dua sınırlı, sonlu ve âciz varlık olan insanın sınırsız ve sonsuz kudret sahibi olan Allah'la kurduğu bir köprüdür." (Diy. Aylık Dergi, Haziran 2003, M. Canbulat, sayfa 33)

 "Size kabir ziyaretini yasaklamıştım. Artık kabirleri ziyaret edebilirsiniz." ( Hadisi şerif). Maalesef, bu gün olduğu gibi, Resulullah (sav)'in devrinde de bir dönem kabirlerde, mezarlarda bir takım nahoş olan, tevhidle bağdaşmayan, kabirlere koşma, bir takım çirkinlikler, günahlar sergilenmekte idi. Bunun üzerine, Resulullah (sav) böyle bir çirkinliğe, günaha meydan vermemek için kabir ve mezar ziyaretlerini yasaklamıştı. 

  Ama, ümmet Tevhidi düşünceyi kavradıktan, kavrama olgunluğuna eriştikten sonra, erkek ve kadınlara kabir ziyaretlerini serbest bırakmıştır. Çünkü, ümmet tevhidi düşüncede kemale ulaşmış, put ve putçuluğun ne menem şey olduğunu kavramaya başlamıştı. 

  Aynı yasaklanan dönemde olduğu gibi, bu gün, türbelerle, türbecilikle bezenmiş ülkemizde, görülen odur ki, bilhassa, hanım cemaatler arasında % 99 oranında yapılan hareketler, ameller, eylemler düşünen, Kur'an'a dilbeste olmuş insanları tedirgin etmekte, bu işin sonu nereye varacaktır diye kara kara düşündürmektedir.
Hakikaten, bu işin, yani, ülkemizde çirkin türbeciliğin sonu nereye varacaktır?.. Başkanlığımız, bu mes'eleye ağırdan davranmakta, vaaz, hutbe ve mihrablarda gündeme getirilmesini istemez gibi gözükmektedir. 

  " Şühpesiz, İslâm Akaidi tevhid inancı konusunda oldukça hassastır. Bu itibarla, bir müminin gerek kabir ziyaretleri esnasında gerekse burada yapacağı duada nelere dikkat etmesi gerektiği hususunda gerekli hassasiyeti göstermiştir.

  Önceki peygamberlerin mesajlarının, tarihi süreç içinde, çeşitli etkenlerin yanı sıra, vefat eden büyük zatlar hakkında gösterilen aşırı saygı ve tazim sebebiyle tevhitçi özünü yitirmiş olmaları ve gerçek özünden sapmış bulunmları, İslâm'ın bu hassasiyeti göstermesinde ne denli haklı olduğunu ortaya koymaktadır. 

  Nitekim Yahudi ve Hristiyanların peygamberlerini putlaştırdıklarına ve mezarlarını mabet haline getirdiklerine şahit olan Hz. Peygamber, aynı hususlara kendisinin de konu olabileceğinden kaygılanmış ve bu konuda ümmetini uyararak gereken tedbirleri alma ihtiyacını duymuştur. Genel kültürü ve dini bilgisi zayıf olan kimseler, mabetle mezarı birbirine karıştırabilmekte, mezarda yatanın insan üstü bir varlık olduğuna inanabilmektedir." ( a. g. d. sayfa 33-34 )

  İsterseniz, Hristiyan toplumları içerisine yolunuz düşerse bir etrafınızı gözden geçiriniz. Ne göreceksiniz biliyor musunuz? Köşe başlarında yer yer İsa'nın bir kulübe içerisinde veya dikkât çeken yerlerde küçük küçük heykellerini, çarmıha gerilmiş halini temaşa edeceksinizdir. Tabii ki, bu böyle olmakla kalmamaktadır. Heykelciklerin etraflarında yanan mumlar, çeşit çeşit , renga renk buket buket çiçekler dikkat çekmektedir. Oysa, İslam'da, kabir veya mezar ziyaretleri farklı olmalıydı. Kabirler, hayatta olanları uyarıcı, eğitici bir mektep, bir ibret yeri haline gelmeliydi. Yani, insan, ne kadar yaşarsa yaşasın, sonlu, ölümlü, ömrünün kısa süreli olduğunu ifade etmeliydi. Ama, olmadı.. Yaşayan insanlar, mezarlara ziyarete gittikleri zaman, kendi kendilerine acımayı, üzülmeyi bir tarafa ederek, koltuklarında taşımış oldukları Kur'an'larla ölüyü kurtarmaya, münker-nekire hazırlamaya gayret (!) ettiler. 

  Halbu ki, ziyaret edilen ölüden ziyade kendisi himmete muhtaç, yardıma ihtiyacı olan bir fani olmalıydı. Acınacak haline kendisi acımalıydı. Üç günlük dünya aleminde, kendisi, dürüst, ahlaklı, namuslu, muttaki bir mümin olarak yaşamalıydı. Hal böyle iken, nerede kaldı kendisinin ölüyü kurtarma düşüncesi olmalıydı..
 Dolayısıyla; " .. Tarih boyunca kabirler, değişik gayelerle ziyaret edilmiştir. Genel olarak mezarlar, Allah'ın ihsan ve yardımının insanlara en yakın olduğu yerler olarak görülmüş; başı darda kalan insanlar, dertlerine deva bulmak için buralara koşmuşlardır.
Bu alemde yalnız ve âciz bir halde bulunduklarına inanan kimseler, yalnızlık hissini gidermek için atalarının bulunduğu mezarlardan medet ummuşlardır. Bilgi seviyesi yükselen kimseler ise mezarları daha değişik amaçlarla ziyaret etmişlerdir." ( a. g. d. sayfa 34 )
Netice olarak;

  İsterseniz, yukarıdan beri izah etmiş olduğumuz olumsuz, menfi kabir ziyaretlerinin nasıl yapıldığını Hacı Bayram camii etrafında, Eyyub Sultan türbesinde, Yuşa tepesinde ve benzeri yerlerde görebileceksinizdir. Halbu ki, kabir ziyaretleri yapılırken, dilek, temenni, niyazdan ziyade, orada yatanların ruhlarına dua edilmeli, dua edenin de bir gün oraya geleceği hatırdan çıkarılmamalı idi. 

Ama, tüm bunlar yapılmadı, yapılmamaktadır. Niçin ve neden? Çünkü: 
" .. Türbe ve mezarların Allah rızası, dilek, hacet ve bereket, genç kızların çabuk evlenmesi, evlenmek isteyen ve evlenemeyenlerin nasiplerinin açılması, türbedeki zatların ruhlarına fatiha, dua okumak, sevap kazanmak ve şefaatlerine nail olmak, bela ve musibetlerden kurtulmak, büyülerin bozulması, askere giden gençleri uğurlamak, hastalıklardan ( delilik, baş ağrısı, felç, sinir, sancı, saralı, havale geçiren, ruhî bunalımla, alerjili, ağız eğriliği vs.) şifa bulmak, maddî ve manevî sıkıntılardan kurtulmak, çocuğu olmayanların çocuğunun olması, hamile iken çocuğu düşen, çocuğu doğar doğmaz ölenlerin , çocuklarının yaşaması, yürümekte zorluk çeken bebeklerin yürümesi ve sütü olmayanların annelerin sütünün çoğalması, hacca giden yakınlarının selametle dönmesi, türbede yatan ulu kişinin, keramet ehli olduğu, onun ruhaniyetinden istifade edilmesi vb. amaçlarla ziyaret edildiği görülmektedir." (a. g. d. sayfa 34- 35)
  Daha doğrusu, ümmet ve hele millet olarak bizler, yanlış, haram, kerih olan kabir ve türbe ziyaretlerinden kurtulmamız bir zorunluluktur. Elbette, mezar ziyaretlerini yapmalıyız. Yaparken, her hangi bir taşkınlık yapmadan, ölmüş faniden her hangi bir dilekte bulunmadan yapmalıyız. 

  Türbe ziyaretinde, ona karşı her hangi bir namaz kılmadan, düşünerek, ibret alarak, dualar ederek ziyaretlerde bulunmamız lazımdır. Aksi halde, şirk, riya, Tevhidi düşünceye ters düşen amellerimiz, bizleri daha büyük günahı kebairlere sürükleyecek, put ve putçu durumuna düşürmüş olacaktır.
Rabbim!.. Aziz milletimize Kur'ânî düşünceler nasip eylesin. Onun çizmiş olduğu, göstermiş bulunduğu hedeflerden saptırmasın! Âmin!.. Selam ve dua ile..

Şerafettin Özdemir/Hollanda

İslam Dini Duvar Kağıtları
   Dini, İslami duvar kağıtları kategorisinde yayınladığımız yüksek çözünürlüklü duvar kağıtları paylaşmaya devam ediyoruz. Şura Suresi'nin 28. ayetini içeren İslami, Dini wallpaper (Duvar Kağıdına) aşağıdan ulaşabilirsiniz.
Umutsuzluğa düşmelerinin ardından yağmuru indiren, rahmetini yayan O'dur. O, övülmeğe layık olan dosttur. (Şura Suresi - 28. Ayet)

 Resimi Yüksek Çözünürlükte Görmek İçin Tıklayınız


İslam Ahengi'nde yayınlanan, Kuran-ı Kerim'den çeşitli ayetleri kullanarak hazırladığımız ve beğeniceğinizi düşündüğümüz İslami Duvar Kağıtları paylaşımlarımıza buradan ulaşabilirsiniz.


islamın geleceği
    " De ki: Ben size, Allah'ın hazineleri benim yanımdadır, demiyorum. Ben gaybı da bilmem. Size, ben bir meleğim de demiyorum. Ben, sadece bana bana vahyolunana uyarım. De ki: Kör ile gören hiç bir olur mu? Hiç düşünmez misiniz? " (En'âm sûresi, âyet 50)

    Müşrikler, Hazreti Muhammed (sav)'e: " Sen Allah tarafından gönderilmiş bir peygamber isen Allah'dan iste de bize dünya nimetlerini bol bol versin, aksi halde sana inanmayız" dediler.  Bunun üzerine bu âyet indi ve Peygamber'in, insanları zenginleştirmek için değil onlara gerçeği tebliğ etmek için gönderildiği ifade edilmiştir.

    Resulullah (sav): " Yarın ne olacağını Allah'tan başka kimse bilmez."  (  İbn Mâce, Nikah 21 ) dediği nakledilmiştir. 

    Kur'an'ı Kerim'in birçok ayetinde insanın " gayb"ı, yani, müşahade ( gözlem)  alanı dışında kalan şeyleri bilemeyeceği, bu bilginin sadece Allah'a ait olduğu ifade edilmiştir. Bu nedenle, bu hususa peygamberler de dahildir. Ancak Allah'ın tebliğcileri olmaları sıfatıyla elçiler için bir istisna getirilmiş ve onların gayb bilgisine ancak yüce Allah'ın izniyle muttali kılınacakları belirtilmiştir. 

    " De ki: Göklerde ve yerde, Allah'tan başka kimse gaybı bilmez. Ve onlar ne zaman diriltileceklerini de bilmezler." ( Neml sûresi, âyet 65 ) 

    " Cenab-ı Hak sevgili elçisine geçmiş peygamberlerin kıssalarını anlatırken " İşte bunlar sana vahy ettiğimiz gayb haberlerindendir. Bundan önce onları ne sen biliyordun ne de kavmin." ( Hud sûresi, âyet 49 )

    Başka bir ayette, kıyametin ne zaman kopacağını soranlara cevaben, "De ki: O'nun bilgisi ancak Rabbimin katındadır. Onu vakti geldiğinde ancak o ortaya çıkaracaktır." (A'raf/ 187 ) 

    " Hz. Peygamber, sahabi Osman b. Ma'zun'un vefatında, onun Allah'ın kerem ve inayetine mazhar olduğunu kesin bir dille ifade eden Ümmü'l- Alâ adındaki bir hanım sahabiye uyarıda bulunmuş ve " Allah'a yemin olsn ki ben Allah'ın elçisi olduğum halde bana ne yapılacağını bilmiyorum." demiştir. ( Buharî, Cenâiz, 3 )

    Bu konuda yanlış kanaate sahip olduklarını düşündüğü bazı kimselere karşı bir uyarıda bulunan Hz. Aişe'de, " Allah Rasulü'nün yarın ne olacağını bildiğini iddia eden kimse Allah'a büyük bir iftirada bulunmuş olur, çünkü Allah , " De ki, göklerde ve yerde olan gaybı Allah'tan başka kimse bilmez." ( Neml.65 )

    Üzülerek ifade edelim ki, İslam ülkelerini hele milletimizi kasıp kavuran bu tür Resulullah (sav)'e yapılmış iftira, abartma türü şeylerden geçilmemektedir. Bilhasa, tarikat çevreleri, akşam-sabah kıyametin koptu kopacak olmasından, Deccal'in çıktığından, güneşin batıdan doğmak üzere bulunduğundan, kurtuluşun, şeyh efendinin himmetinde, duasında, Allah'a aracılık (!) yapmasında olduğundan bahsetmektedirler.

    " Hz. Peygamber'in yaşadığı döneme ait olmayan yüzlerce gaybî haber kaynaklarımıza girmiş bu ve bunları din zanneden samimi müminlerin yanılmasına, istismarı amaçlayan art niyetli insanların elinde hem Allah Rasulü'nün hem de onun tebliğ ettiği İslam Dini'nin yanlış tanınmasına yol açmıştır.

    Sabahtan akşama kadar irat ettiği bir hutbeyle kıyamete kadar olmuş ve olacak herşeyi haber verdiği bildirilen bir peygambere ( Müslim, Fiten, H. No: 25.) İsnad edilen gaybî rivayetlerin hemen tamamının hicri 1. asra ait olması, isnat incelemesinin henüz devreye irmediği bu dönemde Allah Rasulü'nün ne büyük bir istismara maruz kaldığının göstergesidir.

    İslam tarihinin sonraki dönemlerinde ortaya çıkan ve Allah'la sürekli iletişim halinde oldukları için insanların kalplerinden geçeni bile okudukları varsayılan kişilerin, Cenab-ı Hakk'ın, elçilerine bile vermediği bir özelliğe sahip olma iddiasında bulunduklarına dikkat edilmelidir." ( İ. H. Ünal, Diy. Dergisi, sayı 236, sayfa 49 )

    Netice olarak;

    Yukarıda zikredilen örnekleri çoğaltmak mümkündür. Çünkü, Müslümanlar Kur'an'dan koptukça, gelenek güç ve kuvvet bulacaktır. Hikaye, rivayet, işkembeden sıkmalar, menkıbeler her tarafı sarıp sarmalayacaktır.
    Oysa, mes'eleyi, aziz kitabımız Kur'an'a götürmüş olsak, ne peygamberleri tanrılaştırır, ne de onlara güçlerinin dışında iş yaptırmış oluruz.

    Alemi İslam'da, ekseri uydurma, abartma, mev'izeler, menkıbeler, Hz. Ali (ra)'ın şehadetinden sonra, Kerbela vak'asından sonra daha çok zuhur etmiştir. Çeşitli, mezhepler, hariciler, mürcie, mutezile, kaderiyye, cebriyye, Şia'nın değişik kolları bu tür hikayemsi şeylerin çoğalmasına çalışmışlardır.

    Örneğin,  Ebu Hanife'yi 55 defa hacca gönderen zihniyet, ona kırk yıl yatsı abdesti ile sabah namazını kıldıran garibler, onun muhteşem ve müthiş mücadelesinden bahsetmemektedirler. Niçin ve neden şehadet şerbetini içti, niçin onu mazlumen öldürdüler.. Bunun hesabını kat'iyyen yapamazlar.

   İmamı Şafii 'de öyledir. Maalesef, onun sözlerini, rivayetlerini Kur'an'dan üstün görerek, adeta onun müctehidliğini unutturmuşlardır. Rabbim!.. Vahyi akılla birleştiren kullarından eylesin!.. Selam ve dua ile..

    Şerafettin Özdemir/ Hollanda


Kuran ve Kainat
 " Allah, yedi kat göğü ve yerden bir o kadarını yaratandır. Ferman bunlar arasından inip durmaktadır ki, böylece Allah'ın her şeye kadir olduğunu ve her şeyi ilmiyle kuşattığını bilesiniz." ( Talâk sûresi, âyet 12 )

    Allah korusun!.. İnsanlığı irşad ve tevhide davet için hiç bir peygamber gelmemiş bulunsaydı, insan denilen varlıkların yöneticisi, akılla donanımlı yaratılmış, kendini, tevhidi düşüncenin içerisine atmış olacaktı. , Allah'ü Teâlâ'yı kendi aklıyla  bulabilecekti.

    Örneğin; " İbrahim, babası Âzer'e: Bir takım putları tanrılar mı ediniyorsun? Doğrusu ben seni de kavmini de apaçık bir sapıklık içinde görüyorum, demişti." (En'âm sûresi, âyet 74)
    Bu ayeti kerime hakkında kısaca bilgi verecek olursam, İbrahim (as)'ın kavmi Irak'ta (Urfa civarında) yaşayan Keldânîler idi. Yıldızlara, gök cisimlerine taptıkları gibi putlara taparlardı. İbrahim (as), babasının ve kavminin putlara taptıklarını görünce onları sert bir dille kınadı, putların tapılmaya lâyık olmadıklarını, Allah ile insanlar arasında vasıta olamayacaklarını hatta onlardan hiçbir fayda ve zararın gelemeyeceğini bildirdi. 

    Böylece biz, kesin iman edenlerden olması için İbrahim'e göklerin göklerin ve yerin melekûtunu gösteriyorduk." ( En'âm sûresi, âyet 75 )

    Malum olduğu üzere, melekût, izzet ve hükümranlık demektir. Allahü Teâlâ, İbrahim (as)'a göklerdeki hükümranlığını ve hükümranlığının azametini göstermiştir. Mes'eleyi isterseniz, tefsirden takip edelim:
yerlerdeki onların benzerini yarattı." âyetinde benzerlik, sayıda olabileceği gibi sıfatta da olabilir. Yani: " Allah, arzıda onlara benzer yarattı." yahut: " Allah, onlar gibi yedi arz yarattı." Yahut: " Allah, arzıda onlara benzer yarattı." mânâları mümkündür.

    Fakat Kur'ân-ı Kerim'de Arz, hiç bir yerde çoğul olarak kullanılmadığından, benzerliğin sayıda  değil, sıfatta olduğu anlaşılmaktadır. Kasimî şöyle diyor: " Âyette iki ihtimâl vardır. Birine göre( min) zâiddir; diğerine göre zâid değildir. 

    Birinci ihtimâlde âyet: "Allah, Arzıda yedi gök gibi yarattı" demektir. Buna göre âyet, yerinde her bakımdan öteki gezegenler gibi küre biçiminde olduğunu, Güneşin çevresinde döndüğünü, Güneşten ışık aldığını, Güneş sistemindeki gezegenlerin yasalarına tabi olduğunu ifâde eder. 

    " Eğer (min ) zâid  değilse, âyet: " Allâhüllezî halaga seb'a semâvâtin ve halaga minel ardı mislühünne" takdirinde olur. Soyutlandırma üslubuyla düşünceyi anlatmıştır. Bu tıpkı " Yedi arkadaş edindim. Falan ilede onlar gibi dostluğum vardır" sözü gibidir. Yahut "Ve badıl ardı mislühünne" " Fî müddetihâ ve anâsıraha" "yerin bir kısmıda temel elemanlarında o gezegenler gibidir" takdirinde olur.  

    Kur'ân'da, bazılarının sandığı gibi, Yer'in yedi olduğuna dair en ufak bir delil yoktur. Yer'in de öteki gezegenler gibi bir gezegen olduğu gerçeği, o zamanki Arapların hatırından bile geçmezdi. İşte bu da Kur'ân'ın Hak'tan gelen gerçek olduğunu kanıtlar.

    Kasimî'nin dediği âyet, Yer'in yedi olduğunu değil, yaratılış ve düzeninde öteki gezegenler gibi Güneş'e tâbi bir gezegen olduğunu anlatmaktadır. Ama müfessirlerin çoğu, âyetteki benzerliği sayıda görerek Arzında yedi olduğunu söylemişlerdir. Onlara göre âyet, kâinatta aynen bu dünya gibi yedi gezegen bulunduğunu ifade eder. 

    Dahhâk gibi bazı müfessirlerde " Yerdende onların benzerini yarattı" cümlesinin, Arzın tabakalarına işaret olduğunu ileri sürmüşlerdir. İbn Abbâs'tan rivayet edilen bir söze göre yedi arz birbiri üstünde değil, düz ve birbirine komşudur. Bu Arzları, denizler birbirinden ayırır. Buna göre yedi Arz, denizlerle birbirinden ayrılmış Kuzey Amerika, Antartika (Güney Kutbu) gibi kıt'alardır.

    Daha önce işaret ettiğimiz gibi Kur'ân'ın amacı, göklerin sayısını belirtmek değil, yaratanın kudretine dikkâti çekmektir. Bizim kanımıza göre o zamanki insanlar arasında kânitta yedi gök ve yedi arz bulunduğu kanaati vardı. Kur'ân onlara, o yedi göğü ve onlara benzer arzı, taptıkları putların değil, sadece Allâh'ın yarattığını, ancak onları yaratan kudret sahibine tapmak gerektiğini anlatmaktadır. 

    Arapçada sayı, her zaman belli bir rakam belirtmez. Bazan çokluk ifade eder. " Yedi gök ve onların benzeri yer.", Allâh'ın, sadece yedi değil, bir çok gök ve yer yarattığına da işaret olabilir." ( K. Kerim Tefsiri, S. Ateş, C 6, sayfa 2749-2750 )

    " Gecenin karanlığı onu kaplayınca bir yıldız gördü , Rabbim budur, dedi. Yıldız batınca, batanları sevmem, dedi." ( En'âm sûresi, âyet 76 )

    " Ay'ı doğarken görünce, Rabbim budur, dedi. O da batınca, Rabbim bana doğru yol göstermezse  elbette yoldan sapan topluluklardan olurum, dedi."  ( En'âm sûresi, âyet 77 )

    " Güneşi doğarken görünce de, Rabbim budur, zira bu daha büyük, dedi. O da batınca, dedi ki: Ey kavmim ! Ben sizin ( Allah'a ) ortak koştuğunuz şeylerden uzağım." ( En'âm sûresi, âyet 78 )

    Ben hanîf olarak, yüzümü gökleri  ve yeri yoktan yaratan Allah'a çevirdim ve ben müşriklerden değilim" ( En'âm sûresi, âyet 79 )

    Netice olarak;

    Hanif kelimesi İslam ve Kur'an literatüründe önemli bir kelimedir. Yani, Hanif, Allah'ı bir bilen, Hakk'a yönelen ve bâtıldan hoşlanmayan anlamını ifade etmektedir. İbrahim (as)'ın bu davranış ve hareketinden maksat, gerçekten Allah'ı anmak mı, yoksa gök cisimlerine tapanları kınamak, onların gittiği yolun bir sapıklık olduğunu göstermek midir? Bu mevzuda tefsirciler ihtilâf etmişlerdir. Ancak ikinci görüş gerçeğe daha yakındır. Çünkü 74 ncü âyette putlara taptıkları için babasını ve kavmini ağır bir dille kınaması Hz. İbrahim' de tevhid inancının mevcut olduğunu göstermektedir.

    Onun içindir ki, günün Müslümanları dünkü Müslümanlar değildir. Mars'ta, hayat var mı yokmu, başka gezegenlerde su durumu nedir, ne değildir? vb. mes'eleler, insanların fikir dünyasını, düşünce algısını bir hayli meşgul etmektedir. Ama, ne hazindir ki, alemi İslam'da, ümmet içerisinde böyle bir gayret, böyle bir sa'y bulunmamaktadır. Oysa,  asırlar öncesinde, İbrahim (as), yıldızlara, aya, güneşe bakarak Allah'ı bulurken, bizler ise, "tüh tüh çarpılırız, Allah bizleri yakar!" (!) saçmalığı ile boğuşmaktayız.

    Rabbim!.. Ümmet ve milletimize aydınlık günler göstersin.. Her türlü taassub ve bağnazlıktan masun ve muhafaza eylesin!. Âmin!.. Selâm ve dua ile..

    Şerafettin Özdemir/ Hollanda

Akif ve İslam hakkında
Âkif, Allah'a Dayanan, Sa'ye Sarılan Bir Kur'an Eridir.

 " Lâkin bu sefilân-ı beşerden kiminin, var
Kalbinde bir ümid ki encüm gibi parlar
İmandır o cevher ki, İlâhî ne büyüktür...
 İmansız olan paslı yürek sinede yüktür!" ( M. Âkif ) 

    20 nci asırda yaşamış, Âkif gibi, bir iman dolu, şair daha vardır ki, Pakistan devletinin millî şairi allame Muhammed İkbal'dir. Maalesef, Âkif, kendi çapında kalmış, şanı, ünü, büyüklüğü ülke sınırlarını aşamamışken, İkbal, kıt'alar ötesine uzanmış, kıt'aları Kur'an'la aydınlatmaya çalışmış bir hasbidir.

    Her iki şairin, ortak gayesi insanlığı Kur'ân'la buluşturmak, Kur'an'la tanıştırmak, yobazlığı, taassubu, fanatizmi, geleneksel düşünceleri ortadan kaldırmak olmuştur.  Bilhassa, ülke olarak 20 nci asırda öylesi şairler zuhur etmiş, kendini kabul ettirmiştir ki, ama, kendileri küçücük dünyalarında, mezhep, meşrep, klik, fırka, grup ve tarikatlarının bünyesinde seslerini duyuramamışlardır.

    Kur'an'ın evrenselliğini bir türlü kavrayamamış, girmiş oldukları, bağlandıkları tarikat, şeyh, efendi, üstad , ağabey çıkmazında dolaşmış durmuşlardır. Örneğin, Üstad Necip Fazıl, kendi çapında müthiş bir şairdir. Mert, sözleri kılıç gibi, hitabeleri muazzam , ülkemiz insanının yaşlı, genç ,kadın, kız, kızan herkesin bağrına basmış olduğu bir dehadır. Ama, ne hazindir ki, meşrep taassubunu aşamadığı için, alemi İslam'da yetişmiş kendi dışındaki alimlere, bilginlere, şairlere, ehl-i Kur'ana acımasızca saldırmış, onları itham altında bırakmıştır. 

    Örneğin, Hüseyin Hilmi Işık'ın küçük dünyasında kaybolmuş, bir türlü kendisine gelememiştir. Hüseyin Hilmi Işık'ın, " Seadeti Ebediyye" (!) isimli kitabı bir baştan bir başa okunmuş olsun, basit, cüce, İslâmî olmayan, işkembe-i kübradan sıkılmış fikir ve düşünceler müşahade edilecektir.. Ne diyelim, herkes ameli ile haşrolsun!..


    " Denebilir ki dinamik bir ulûhiyet anlayışı konusunda Akif'e en yakın olan Müslüman mütefekkir, Pakistan'ın manevî kurucusu Muhammed İkbal'dir. Her iki şairde Kur'an'a dayanarak dinamik uluhiyet, insan ve cemiyet anlayışı geliştirmeye çalışmışlardır. Bu bakımdan Asrımızın bâriz hususiyeti olan hareketliliği ve Kur'an'ın dinamik ruhunu en iyi bu iki insanda bulmaktayız.

    İslâm'ın nelere kadir olduğunu- dolayısıyle  dinamizmini- görebilmek için, diyor Âkif, bu dinin doğuş ve kuruluş yıllarında neler başardığına bir göz atmak yeterlidir. İslâm'ı anlamak için günümüz Müslümanlarına bakmak bazan yanıltıcı neticeler doğurabilir."  ( Diyanet Dergisi, 1983, sayı 4, sayfa 5, M. S.  Aydın )
    Gerçekten, bu günkü, İslâmî tavrımız, telakkilerimiz, mülahazalarımız bizleri yanıltabilir. Yani, İslâm'ın doğuş ve kuruluş dönemi ile, 21 asrın içerisinde bocalayan insanların arasında büyük büyük sıkıntılar, problemler, çarpık düşünceler var demektir.

    21 nci asrın insanları, din adına, İslâm ve Kur'ân adına bir takım gelenekleri, atalardan görmeleri dini emirler zannederken, Asr-ı Saadet Müslümanları bu günkü tavırları görmüş olsaydı, vallahi, şirke bulaşmış, şirkin içerisinde bocalayan kitleler olarak göreceklerdi bizleri.
    Tabii ki, bu mes'elede, sorumlu, mes'ul durumda olan insanlar din adamlarıdırlar. Hocalar, Kur'ânî emirleri baştan aşağı ters yüz etmişler, dini emir diye iddia ettikleri hususların hiç birisinin, Kur'an'dan onay alması mümkün değildir.

    ".. Âkif'in gözünde İslâm, insanlık tarihi açısından bakıldığında, en büyük bir medenileştirici  güçtür. Bu güç ve hareketlilik  İslâm'ın özünden gelmektedir. Bu özden nasıl ve niçin uzaklaşıldı? Şüphesiz bunun bir değil birçok sebepleri vardır ki onlar arasından başta geleni, dini bir bütün olarak görmemek ve taklit belâsına gömülerek İslâm'ı yanlış anlamaktır.

    Âkif, Kastamonu va'zlarının birinde bu durumu şöyle dile getirir: " Zaten  yeryüzündeki Müslümanların felâketine belli başlı bir sebep varsa, o da İslâmiyetin bir bütün olduğunu hiç hatırlarına getirmemeleridir. Müslümanlığı bir iki farzı- o da yarım yamalak- yerine getirmekten ibaret sanmak, büyük hataların doğmasına sebep olmuştur. Kur'ân namaz kılmayı, oruç tutmayı nasıl emrediyorsa, yardımlaşmayı, çalışıp didinmeyi ayrılık tohumlarını saçmamayı da aynı şekilde ve aynı kuvvetle emrediyor. Bu sonuncular da ayniyle emr-i ilâhîdir." ( a. g. dergi, sayfa 6 )

    Kılmış olduğumuz namazlar, tutmuş olduğumuz oruçlar bizlere hedef göstermelidir. Hem dünyevi hedef belirlemeli, hem de ahiretimizi kurtarmalıdır. Dünyada iyi bir ictimai toplum düzeni, eşitlik, kardeşlik, kalkınmış, tüm dünya milletlerinin  üzerinde refah içerisinde yaşayan bir İslâm kitlesi.
    Günümüz dünyasında, ABD. ve Batı askerleri İslâm ülkelerini, Müslümanların can ve mallarını koruyorsa, sanırım, kılmış olduğumuz namazların, nevafillerin bir değeri olmasa gerektir.

    İşte, Âkif'in, Anadolu'nun işgali sırasındaki ızdırabı, sıkıntısı, stresi bu idi.. Haçlı sürüleri kamyonlarla, tayyarelerle akın akın üstümüze gelirken, Müslüman-Türk insanı kağnı gıcırtılarının arasında, ayakkabısız, fotinsiz, çorapsız, azıksız, nevalesiz bir şekilde toplu toplu canlarını feda ediyorlardı.

    Netice sonuç olarak;

    " İslâm'ın ve Kur'an'ın bir bütün olarak görülmeyişinden yakınma, son yüzyılda yetişmiş Müslüman ıslahatçıların ortak temasıdır. Bu yakınma, şüphe yok ki, haklı temellere dayanmaktadır. Gerçekten de İslâm dünyasında insanımızın övme veya yerme duygu ve faaliyeti, hemen daima belli emirlerin veya yasakların yerine getirilip getirilmemesine inhisar etmiştir.

    Söz gelişi, namazı ihmal ayıplanmış, fakat alın teri dökmekten kaçınma, toplumun topyekün yararını düşünmeme, yalana, iltimas ve rüşvete tevessül içtimâî adalet duygusunun eksikliği yeterince takbih edilmemiştir. Bir çok Müslüman İslâm'a bağlılığı ve dindarlığı dünyadan el etek çekme ile veya nafile namazla ölçmeye yönelmiştir." ( a. g. dergi, sayfa 6 )

    Bir kaç yıl önce tatilde kendi İlçemde bulunmaktaydım. İkindi namazını Ulu camide kıldım, işimin acele olması nedeniyle tesbih çekmeden dışarı çıkmıştım. Tam kapıdan çıkarken, emekli bir öğretmen ile karşılaştım. Aynı kişi, bana şöyle dedi: " Hocam!.. Bunu sizler yapmayınız. Cemaatlere iyi örnek olunuz. Tesbih çekmeden dışarı çıkılır mı?" dedi. Evet, tesbih çekilmeden dışarı çıkılmazdı. (!).. Çünkü tesbih çekmek, farzın üzerinde farz, İslâm'ın olmazsa olmazı durumuna getirilmiştir.

    Rabbim! Tevhidi, Kur'ânî idrak ve anlayış lütfetsin!.. Çarpık-çurpuk düşüncelerden masun ve muhafaza eylesin!..Selam ve dua ile..

    Şerafettin Özdemir/ Hollanda


Yetim Hakkı
   Yemek Yedirilecek 3 Sınıf
 " Onlar, kendi canları çekmesine rağmen yemeği yoksula, yetime ve esire yedirirler." ( İnsan sûresi, âyet 8 )
    Âyette geçen " alâ hubbihî "kısmına, " kendi canları çekmesine rağmen" yerine  "Allah sevgisiyle " manası da verilebilir. Gönüller, ayette zikredilen bir toplumun oluşmasını arzu etmektedir. Sokaklarda, dilenciliğin, merhamet avcılığının bulunmadığı, infak edecek, zekat verecek insanların refahı yakaladıkları için, olmadığı bir toplum.

    Örneğin, devlet başkanı Hz. Ömer (ra)'ın fakirliği taa iliklerine kadar yaşadığı bir hengamede, halkının mutlu, asude bir şekilde yaşamaları. Hicretten sonra, Medine'de görmüş olduğumuz tablo böyledir. Herkesin, birbirlerini kardeş ilan etmesi, ırzı ve namusu dışında her şeylerini müşterek kullanmaya başlamaları.

    Oysa, mes'eleyi günümüze taşıdığımız zaman görürüz ki, zenginin ihtirasları kabarmış, fakiri insan yerine koymamakta, fakirler ise, zenginlere karşı hasedi, fesadı, hırsı, fitneyi, fücuru olmazsa olmaz etmiştir. Hani, zekat vermekten kasıt, fitneyi, kıskançlığı, kin tutmayı önlemekti? Nerede kaldı böyle bir mefkure ve düşünce?

    Ayette yemek yedirilecek üç sınıf insan sayılmıştır. Miskin, yetim ve esir. Miskin, geçimini sağlayamayan yoksul, yetim: kendisine bakacak babası ölmüş çocuk, esirde tutsak demektir. Müslüman olsun olmasın bütün yoksullar, yetimler ve esirler ayetin kapsamına girer. Çünkü ayette bunların Müslüman olacağı belirtilmemiştir. Böylece ayette kendini geçindirmekten âciz olaylara yardım edilmesi emredilmektedir.  Aynı emir:
    " Fakat o sarp yokuşu geçemedi. Sarp yokuşun ne olduğunu sen nereden bileceksin? Bir boynu ( kölelik, esaret zincirinden) çözmek, yahut açlık gününde akraba olan yetimi, yahut hiç bir şeyi olmayan yoksulu doyurmak, sonra inanıp birbirlerine sabır tavsiye eden ve merhamet tavsiye edenlerden olmaktır." (Beled: 11-17) 
ayetlerinde başka bir üslup ile vurgulanmıştır.

    Peygamber (sav) alınan esirleri Müslümanlara dağıtır, herkese götürdüğü esire iyi bakmasını emrederdi. Sahâbîler, kendilerine verilen ve yanlarında iki-üç gün tuttukları esirlere, kendi canlarından daha iyi bakarlardı. Katâde'nin de vurguladığı gibi o gün onların götürüp canlarından iyi baktıkları esirler müşrik idiler. Zaten ayetlerin indiği sırada Müslümanlar arası bir savaş vukubulmadığı için esîr ancak ğayri Müslimlerden olurdu. Müslüman esir, söz konusu değildi.

    Peygamber (sav)'in iyilik sever sahibileri, bu ayetlerin tanımladığı ebrâr ( iyiler ) zümresindendirler. Hz. Ali ve Fatıma'da onların en seçkinlerindendirler. Ama ebrâr, sadece ehli beytten, yahut sahabilerden ibaret değildir. Kıymete kadar. ayetlerin saydığı vasıfları taşıyan mü'minler, ebrar zümresindendir. Allah bizi onlardan kılsın âmin, ya mu'în!" ( K. Kerim Tefsiri, S. Ateş, C 6, sayfa 2924 )

    Geçmiş te, sofralarımız, iftar programlarımız yoksullarla, miskinlerle, fakirlerle dolup  taşar, dinine, inancına bakılmaksızın, köşe-bucak insan aranırdı. Diğer taraftan, bir yemek yedirmekle kalınmaz, onların zahmetinden dolayı, yemek yemekten yoruldukları için ekstra olarak "diş ücreti" ödenirdi. Zekatlar verilir, fidye ve fıtralar usulen ceplere konurdu.

    Oysa, günümüz dünyasında, bu işler tamamen değişmiş, gösteriş, fiyaka, lüks, zengin görünme, koltukların kabarması şekline dönüşmüş durumdadır. Böylesi sofralara fakirler, miskinler kat'iyyen çağrılmaz, onların varlığından utanç duyulur olmuştur.

    Ahiret Nimeti...


    " Mutaffifin sûresi, âyet 22-28'nci ayetlerde kitapları İlliyyinde bulunan, yahut kendilerinin illiyyinde  bulunacakları kararlaştırılmış, yazılmış bulunan iyi insanların erecekleri nimetler tasvir edilmektedir; Onlar cennette nimetler arasında, yumuşak, yüksek döşekler üzerinde oturup çevrelerine bakarlar. Verilen nimetlerden son derece memnun oldukları, yüzlerinden belli olur. Kendilerine ağzı mühürlü şarap destisinden, Tesnîm karıştırılmış, tertemiz, güzel kokulu bir şarap sunulur. Bunun hitâmı misktir. Yâni içildikten sonra ağızda misk kokusu bırakır, yahut üzerine  kapatılan kapak miskten yapılmıştır. Bu şarap, öyle bir iki kadeh içmekle tükenecek gibi değildir. Yüksekten şarıl şarıl akan Tesnîm adlı bir kaynaktanda karıştırılmıştır. İyilerin içeceği bu kaynak tükenmez.


    Cennettekilere ikram edilen nimetler bu çekici ifadelerle tasvîr edilirken:  " İşte yarışanlar bunun için yarışsınlar." buyuruluyor. Böylece dünyadaki insanlar bu nimetlere imrendiriliyor. Asıl yarışmağa , ardından koşmağa değer, nefis nimetlerin, bu cennet nimetleri olduğu belirtilmiştir. Başka bir ayette de: " Çalışanlar bunun için çalışsınlar."( Saffât: 61 ) buyurulmuştur.

    Kuşkusuz bu tasvirler, insanların kavrayış derecelerine göre söylenmiş terğîb ( imrendirme) ifadeleridir. Cennet nimetlerinin mahiyetini Allah bilir." ( K. Kerim Tefsiri, S. Ateş, C 6, sayfa 2994 )

    Netice ve sonuç olarak;

     İctimai hayatın huzuru için, insanlığın kurtuluşu üzerine yürekler yanmalıdır. Çünkü, bencillik, egoizma, kapris, bir milleti ve bireylerini hiç bir yere taşımamış ve  taşımayacaktır. Nice taam sahibi, nimet sahibi insanlar okuduk ve duyarız ki, namları, şanları, isimleri daima hep rahmetle anılmakta, ruhlarına bol bol dualar edilmektedir.

    Oysa, kendini bir mezbelelik zanneden (!) zavallılar ölümlerinin hemen akabinde unutulmuş, isimleri geçtiği zaman, ikrahla, nefretle anılır olmuşlardır.

    Tarihte, bu şımarıklığın örnekleri çoktur. Karun'lar, Haman'lar, Firavun'lar, Ebrehe'ler, Nemrud'lar ve bunların uzantısı olan imansızlar!..

    " Daha önceden Medine'yi yurt edinmiş ve gönüllerine imanı yerleştirmiş olan kimseler, kendilerine göç edip gelenleri severler ve onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık hissetmezler. Kendileri zaruret için bulunsalar bile onları kendilerine tercihler. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerdir. " ( Haşr sûresi, âyet 9 )

Selam ve dua ile..


İslam ve Ulu Hakan Abdülhamid Han
       Tarihler ismini andığı zaman
       Sana hak verecek, ey koca sultan;
Bizdik utanmadan iftira atan
Asrın en siyasî padişahına.

Padişah hem zalim, hem deli dedik
İhtilale kıyam etmeli dedik;
Şeytan ne dediyse, biz "beli" dedik
Çalıştık fitnenin intibahına.

Divane sen değil, meğer bizmişiz
Bir çürük ipliğe hülya dizmişiz.
Sade deli değil, edepsizmişiz
Tükürdük atalar kıblegâhına." (Rıza Tevfik )

    400 çadırdan müteşekkil Ertuğrul gazi yönetimindeki Türkmenlerden oluşan kos koca bir cihan imparatorluğunun meydana gelmesi!.. İyisiyle, kötüsüyle, günahlısı ile, günahsızı ile 36 tane gelmiş geçmiş padişah.. Ama, hiç birinde millete, vatana, ihanet sezilmemiş, görülmemiş , tamamı Taptuk Emre'lerin, Yunus'ların diyarlarında, Hünkar Hacı Bektaş'ın  İl'inde, Mevlana'nın yurdunda, geceler ölümden bir haber, gündüzler dirimden bir haber iken, dünyanın kendilerine az geldiği  kos koca bir devlet meydana getirmek!..

    İşte, söz konusu 36 kahramandan bir tanesi de, talihsiz, kadersiz, veya şanssız Ulu Hakan Abdül Hamid Han'dır. Hani, şu ekmeğimizi yemiş, zillet ve mezelletten kurtulmuş bir kitle vardır ki, Yahudi cemaati!.. Diğeri ise, " Teba-i Sadıka" denilen zavallı, aldatılmış, oyuna gelmiş  " Büyük Ermenistan" hülyası ile yatmış-kalkmış Ermeniler.. İşte, bu kalleş, hain, nankör kesimlere göre, Abdülhamid Han " Kızıl Sultan"dır..
     Maalesef, bizim içimizden de, kendini Batı'ya, Yahudi cemaatine, Ermeni nankörlerine kaptırıp, Ulu Hakan'a hakaret edenler, küfredenler, sövenler, sayanlar az değildir. Otuz üç yıllık padişahlık döneminde, daima devletin ve milletin âli menfaatlerini görmüş, gözetmiş ve düşünmüş bir değer, üzülerek ifade edelim ki, otuz üç yılın sonunda, sahipsiz , desteksiz kalmış, üç kuruşluk maskaraların elinde makam ve mansıbından olmuştur.

Nereden çıktı bu " Kızıl Sultan"?


    " İniliz The Guardian Gazetesi yazarlarından Timothy Garton Ash, Osmanlı Devleti'nin çöküşünden sonra Ortadoğu'nun fitili ateşlenmiş bir barut fıçısına dönüştüğünü ve sürekli ne savaşla ne de barışla çözümlenemeyecek kadar girift sorunlar ürettiğini belirtip, " Bazen Osmanlı'yı yeniden canlandırmak gerektiğini düşünüyorum" diye yazdı. Bunun üzerine bizim geçmişine kör, Batı'ya göbekten bağlı medyamız, Sultan ikinci Abdülhamid'den belki ilk kez sitayişle söz etmek zorunda kaldı.

    Sürekli olarak " ifrat" ve "tefrit" arasında tüketilen Sultan Abdülhamid Han, böylece savaş gündemine de girmiş oldu. Zaten gerek Filistin'de, gerekse Irak'ta " şok ve dehşet operasyonu"na sahne olan toprakların büyük bir bölümü Padişah'ın tapulu malıdır.  Sonradan hazineye devredilmiştir.

    Anlaşılan, bize öğretilenin aksine, Sultan Abdülhamid, son derece ileri görüşlü, başarılı ve vatansever bir padişahmış. Ki, tarih boyunca her türlü çıkar çatışmasının odağını teşkil eden Ortadoğu'yu tam otuz üç sene sulh ve sükûn içinde yönetme becerisini göstermiş.

    İşte bu yüzden, Filistin üstüne dinî, milli ve ekonomik ütopyaları olan Yahudilerle " Büyük Ermenistan" rüyası gören Ermeniler ve onlara yandaş olan Batılı devletlerin hışmına uğradı: Ona " Kızıl Sultan" dediler. ( Sultan II. Abdülhamid, isabetli öngörüleri sayesinde aldığı tedbirlerle Ermeni ve Yahudi emellerini etkisizleştirince, Ermeni asıllı Fransız tarihçisi Albert Vandal, Ermeni isyanlarını ustaca bastırmayı bilen Padişah'a " kan dökücü " anlamına gelen, " Le Sultan Roue" ( Kızıl Sultan) demiş, bizdeki Abdülhamid düşmanları da bunu havada kapmıştır.

    Halbuki tarihe "dost" ya da " düşman" kimliğiyle değil, gerçeği arama amacıyla  gidilir." ( Moral Dergisi, Şubat 2008, Y. Bahadıroğlu, sayfa 29 )

    Ben, mes'eleyi başka yöne  taşımak istiyorum: Bu gün Irak topraklarında huzur yoktur. Suriye ülkesi ve insanları can hıraş feryatlarla birbirlerini boğazlamakta, Filistin, Gazze ve Kudüs mağdur ve mahrumiyeti oynamaktadır.. Sahipsizlik, bir yardım eli, bir kahramanın çıkıp da " Ne yapıyor sunuz?" demesi de mümkün değildir.

    Çünkü, 33 sene bu topraklara hakim olup hükmetmiş Ulu Hakan Abdülhamid Han, Musul'un, Kerkük'ün asıl sahibi insandır. Kerkük petrollerinden şu an bile % 25lik petrol hakkımız bulunmaktadır.  Ama, asıl mülk sahipleri bertaraf edilmiş, Ulu Hakan, Siyonistlerin, Ermenilerin ve batı hayranlarının kurmuş olduğu kumpas sonucu tapusu, mülkiyeti, idaresi, sahibi bizler olan bu topraklar, başkalarının, emperyallerin eline geçmiştir.

   Ama, şurası kat'iyyen unutulmamalıdır ki, bu topraklarda meskun bulunan insanların dedeleri, babaları, Ulu Hakan'ın bedduasına maruz kalmıştır. Bu beddua sonucunda da, bu topraklarda, rahatlık, huzur, güzel günlerin gelmesi mümkün gözükmemektedir. Döğüş, kavga, kıtal, toplu intiharlar, Sünni-Şia kavgaları diz boyu olmuş durumdadır.

    Dr. Theodor Herzl'in herzeleri:
    " İşin bir de " Yahudi Cephesi " var... Macar asıllı Yahudi yazar Dr. Theodor Herzl, ideolojisi " Siyonizm" olan, ırkçı bir Yahudi devlet kurmak istiyordu. Bu amaçla Yahudi zenginlerinden para toplayarak ilk " Milli Yahudi Bankası"nı kurdu. Banka yeteri kadar zenginleşince de, bir heyet oluşturup Sultan İkinci Abdülhamid'i ziyaret etti. Filistin'i Yahudilere vermesi halinde Osmanlı Devleti'nin tüm dış borçlarının kendileri tarafından ödeneceğini söyledi. Sultan Abdülhamid öfkeyle ayağa fırladı ve şöyle kükredi:
    " Dünyanın bütün altınlarını verseniz, memleketimin bir karış toprağını satmam!" ( a.g.dergi, sayfa 28)
     Ermenilere " kültürel özerklik" isteyenler, Flistin'de Yahudilere toprak koparmak için kıvıranlar, el ele, gönül gönüle verip, hep bir ağız dan koru halinde " Kızıl Sultan!" narası"nı dillendirmeye başladılar.

    Netice olarak!..

    Aslında, bir tepe insan olan, hem de Everest tepesi!.. Bu topraklar için kefensiz, toprağa düşmüş mezarsızların yurdunu, kan akıttığı memleketleri haydutlara, kan içen vampirlere veremezdi, vermedi.

    Ne acı ki, Emanuel Karasu denilen cıfıt, rezil ve soysuz insan, Abdülhamid'in tahttan indirildiğini duyurmaya gelen heyetin içinde bulunuyordu. Emanuel Karasu'yu fark eden Ulu Hakan'ın, benzi sarardı, morali bozuldu ve dedi ki:

    " Hepsini anladık da, bu herifin aranızda ne işi var, bunu anlayamadık?" sözü, halen kulaklarımızda çınlamakta, Ulu Hakan'ı anlayamayan, onu müstebit zanneden gafiller, onun hal'in den sonra, mes'eleyi çakmışlar, işin, hilenin, oyunun farkına varmışlar ama, ne çare!..

    Ülkemiz içerisinde, Büyük Ermenistan hülyası ile  yatıp kalkanlar ayaklanmışlar, Siyonistler kendilerine kesinlikle verilmeyen topraklara konmuşlardır.

    Son söz olarak; Ulu Hakan'ın makamının cennet, yerinin, yurdunun da Peygamber'in yanı olmasını niyaz ederim. Makamı cennet olsun!.. Âmin!.. Selam ve dua ile..
    Şerafettin Özdemir/ Hollanda


online kıble öğrenme
Kıble Yönünüzü Kolaylıkla Bulun !


Değerli İslam Ahengi okuyucuları. Bildiğiniz üzere kıble yönü bulma çoğu müslüman için bazen sıkıntılı olup, hatta bazen haberlerde gördüğünüz, camii inşaatlarında bile yapılan kıble yönü tespiti yanlışıyla, cemaatine büyük bir zorluk yaratmaktadır. İşte bu gibi durumlardan muzdarip müslümanlar için aşağıdaki haritada kıble yönünüzü bulmak artık çok kolay. Yapmanız gereken tek şey, aşağıdaki haritanın üzerindeki "Konumunuzu Girin" bölümüne oturduğunuz yerin adresini (sokak adı, mahalle adı, ilçe veya il adı) yazmak. Ardından oluşacak kırmızı çizgi size bulunduğunuz yerin kıble yönünü göstercektir. İslam Ahengi farkıyla kıble yönünüzü kolaylıkla bulduracak programa aşağıdan ulaşabilirsiniz.




 İslam Ahengi Facebook Sayfamız açıldı. Bundan böyle dini içerikli haber ve paylaşımlarımızı sosyal medya üzerinden takip etmek isterseniz sitemizin Facebook sayfasını beğenip sitemizi destekleyebilirsiniz. Yapmanız gereken aşağıdaki linkten Facebook sayfamızı ziyaret edip sağ üst köşeden beğenmeniz ve ilgi alanlarınıza eklemenizdir. Desteklerinizi bekliyoruz.

 Peygamberim Efendimiz Hz. Muhammed'in (sav) doğumunun yıldönümü bugün. O güzel insanın doğumgünü olan bugün tüm müslüman alemi için mübarek olsun ve hayırlara vesile olsun.

 Çoğumuz bugün yapılacak ibadetler ile ilgili bir araştırmaya girer bugünelrde. Ama kesin ve sahih olarak kandil günlerinde şu şu yapılır diye bir bilgi yoktur ne yazıkki. Kadir gecesi gibi Kur'anda belirtilen mübarek günde yapılan ibadetler gibi, bugünde de bildiğimiz tüm ibadetleri yapabilir.

Author Name

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *