Kategori: "SerafettinOzdemir"

SerafettinOzdemir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

kuran-okumak-oku
" De ki: Hangi şey şahadetçe en büyüktür? De ki: ( Hak peygamber olduğuma dair) benimle sizin aranızda Allah şahittir. Bu Kur'an bana, kendisiyle sizi ve ulaştığı herkesi uyarman için vahyolundu. Yoksa siz, Allah ile beraber başka tanrılar olduğuna şahitlik mi ediyorsunuz? De ki: " Ben buna şahitlik etmem" " O ancak bir tek Allah'tır, ben sizin ortak koştuğunuz .şeylerden kesinlikle uzağım" de." ( En'âm sûresi, âyet 19 )

Maalesef; son zamanlarda, aziz kitabımız Kur'an'dan ürkme, çekinme, ondan uzak yaşama, uzak kalma furyası alabildiğince çoğalmaya başlamıştır.

Din mahfilinden tutunda, tarikat, cemaat liderleri bunu açık açık dillendirmeye başlamışlar, son sürat, Kuran'ın okunması, anlaşılması ve emirlerinin yaşanmaması için tüm çabalarını, var güçlerini ortaya dökmektedirler!..

Çünkü, ülkemiz ve milletimiz zihninde, bünyesinde gelenekçilik, klasik düşünce ve zihniyet hakimiyeti yaşandığı için, Kur'an'ın okunması, anlaşılması ve yaşanması bu kesimleri fevkalade bir şekilde tedirgin etmektedir!.. Oysa, şu alıntı yazımızda da ifade edildiği gibi:

" Elçi, resul de Kur'an'a muhataptı. Onu anlayıp anlatmak, onunla uyarıp müjdelemek, onunla ceht etmek, onu etkisiz ve eklemesiz iletmekle mükellefti. Bunu da mükemmelen yaptı.
O bize örnek olacak, biz de o örnekliği liyakatimize göre sair insanlara aksettireceğiz. O Kur'an'dan hesaba çekileceğini biliyordu. Biz de ondan hesaba çekileceğiz. .
Bu kitap kendinden geçirmeye değil, kendine getirmeye gelmiştir. Hz. Peygamber de kişileri kendi dinlerinden, ağlarından, algılarından kurtularak kendilerine gelmeye, Kur'an'a dönmeye, ona sarılmaya. ona sığınmaya çağırdı sadece. Kendine de çağırmadı. ' Bana uyun' derken, Allah'a dolayısıyla Kitap'a uyun diyordu.
Dikey irtibatı ancak Kur'an sağlar. Yatayda bu irtibatı elçi tesis eder. Yer ve çağrı olarak pergelin sabit ayağı Medine medeniyetini kuran Kur'an'a odaklanmalıdır.
Ümmileşmek Kur'an'ın yanına eklenen ve ondan eksiltilenlerin farkına varmakla olur ancak. Hz. Peygamberin derdi de davası da buydu. Korunmuş bir kaynak olarak, tek hakikat pınarı olarak, beşer üstü, kulun hilkatine uygun yeğane manifesto olarak Kur'an elimizde çok şükür.
Onunla irtibatı doğru kurduğumuzda ' ben, sen, o' yeniden " Biz" olacağız. Hadislerle Kur'an'ı kıyas edenler bırakın onu, hadise Kur'an'ı nesh ettirenler (!), peygamberi şekle indirgeyenler hangi sünnetten bahsediyorlar, bir daha düşünsünler. Zaten düşünseler bu durumlara düşülmezdi." (iktibas dergisi)

Kur'an ve sünnet ayırımı yapmak, her ilim sahibi, araştıran, okuyan ve yaşayan insana yakışmamaktadır!.. Yalnız, bir kısım hadis adı altında ortalarda dolaşan, Kur'an, akıl ve mantığın kabul edemiyeceği hususları, birilerinin hatırı için kabullenmek de doğru değildir.

Binlerce hadis vardır ki, bu hadisleri aklın ve Kur'an'ın onaylaması, bunlara " uygun"dur demesi mümkün değildir.. Bir kere, aziz peygamberimiz (sav)'in döneminde yazılmayan, tedvin edilmeyen hadisler, bir hayli uzun yıllardan sonra derlenmiş ve yazılmaya başlanmıştır..

Beşinci halife Ömer Bin Abdilazizi (ra) rahmetle ansak da, onu saygı ile selamlasak da, bu demek değildir ki, yazdırmış olduğu hadisler, hiç bir kritiğe vurulamaz diye bir kayıt ve doğru bir düşünce değildir..

Bir kere, Muaviye döneminde ortaya sürülmüş, bilhassa kendisi hakkındaki hadisleri sağlıklı, mütevatir hadis şeklinde algılamamız mümkün değildir. Yine alıntımıza dönecek olursak;

" Sayın Kaplan işe hadislerle başlanacağını, sıranın Kur'ana geleceğini söylüyor! Ama önermeyi tersten kurup doğru sonuca vardığını zannediyor. Zaten hesap Kur'an üzerine: Kur'anı aramızdan çekip almak.

Bunun için de Hz. Peygamberi ve hadislerini işe koştuklarını bilmeyen kalmadı da mesele sahibini mevzusundan ayırmak. Kur'anı hakem ve ölçü kılmak. Yoksa kimsenin Hz. Peygamberi feda etmek, görmezden gelmek, sünnetini es geçmek gibi bir lüksü de yok, haddi de olamaz.

Sapla saman karıştırılmasın yeter. Üstelik peygamberden rol çalıp peygamberliğe soyunanları, peygamberi " postacı" olmaktan kurtaracağız diyerek " robota" dönüştürenleri, bağlamından koparıp ontolojik olarak yanlış yere oturmaya çalışanları da görmemiz gerekiyor.

Bugün üretilen bir yığın " gelenek"le karşı karşıyayız. Evet, hepimiz bir gelenek üzereyiz, lakin bu " ne olsa geçer" anlamına gelmemelidir. Peygamber savunusu adına, onun önüne geçildiğini kimse fark etmiyor.

Çamur atmak en kolay işleri! Bir yaftaladı mı tama. Bir kere " sünnetsiz" dendi mi birçok kapı kapanır. Biş taşla nice kuşlar vurulur. Şeytan dahi " kıs kıs" güler. Birilerine " kıs kıs" demeleri de işin çabası. Ezcümle, "dine karşı din" olgusundan bahsediyoruz. Ali Şeriati'nin aynı isimli kitabı ve Tolstoy'un " Bir Gencin Dramı" adlı kitabındaki " Cehennem Adası" hikayesine acilen ve önemle bakıla" ( iktibas dergisi)

Tüm bu izahlardan anlıyoruz ki, Kur'an'ı sünnetten, sünneti de, Kur'an'dan ayırmak bir kere mümkün değildir. Böyle bir tatbikat cinnettir, deliliktir, akıl dışılıktır.. Ancak,

Sünnet diye diye, doksan dokuzluk tesbihle, eldeki misvakı, ayaktaki şalvarı, baştaki Grek icadı fesi, sünnet zannetmemek gerekir.

Bir kere, sünnet hayata hakim değilse, ilim ve bilime cevap vermiyorsa, günümüz dünyası Müslümanlarının tüm sorunlarını bir hamlede çözmemiş ise, bu da sünnet değildir..

Günümüz dünyasında, camilerimizde, mescidlerimiz de yaşanmakta olan manzara da bu değil midir? Camilerin, orasında, burasında yığın yığın Budist oyuncağı doksan dokuzluk tesbihler bulunmaktadır. Camide namaz kılan, Müslümanlar bu yığınları oraya, buraya fırlatarak sünneti yaşadığını zannetmektedir.

" Sayın Kaplan'ın Martin Luther'in Protestanlaşma adına yaptığını söylediği ve fakat Katoliklik ve Ortodoksluk adına yapılanların hiç anmadan , kilisenin duvarına " artık ben de İncili anlayabileceğim" yazısının yazılmış olmasını, yazısının yazılmış olmasını, bizleri Kur'an'dan ve anlamından sakındırırcasına " cıss" kabilinden sunması akıllara ziyan bir durum.
' Sen kim oluyorsun, ne haddine' diye ekliyor bir de. Ebu Cehil'in, Ebu Leheb'in bedevilerin anladığı Kur'anı-ki kendisi anlaşılsın diye indirildiğini söylüyor- biz anlamayacağız, anlayamayacağız öyle mi?
Anlamadığımız kitaptan niçin sorumlu olalım o zaman? Peygamberin anladığı ve anlattığı da Kur'an'dı. Ashabın anladığı da Kur'an. Keza inanmayanların da anlamadıktan ve fakat işlerine gelmeyen, çarklarını bozan, ağlarını yırtan, ' atalar dini ' vasfındaki uyduruk dinlerini yıkan da Kur'an...
Bunun dışında bir cümle kuran ne amaçla kurduğu kadar, kurduğu cümleden neyin anlaşıldığına da bir baksın önce. Kastından Kur'an aleyhine bir yol olmadığını zannı galip ile düşünüyoruz da sayın Kaplan'ın, istediğini istediği gibi anlayanlar bunu sünnet lehine yorumlarken, algılarken, Kur'an'ın aleyhine bir zan oluşturduklarının, ağ ördüklerinin farkında mıdırlar acaba?
Bizim Temel pire üzerine bir deney, araştırma yapıyormuş. Pirenin bir bacağını kopartmış " zıpla' demiş, pire zıplamış, bunu notlandırmış, sonra ikinci bacak üzerinden aynı işlem ve aynı sonuç. Sonra üçüncü bacak koparılınca zıpla denen pire zıplamayınca alınan not şu: " Üç bacağı koparılan pire duyamaz" Sayın Kaplan'ın ki de o hesap, mesele getirilip nereye bağlanıyor. Bir çuval incir berbat ediliyor." ( iktibas dergisi)

Netice olarak;

Tüm Müslümanlar, hayatlarını, yaşamlarını, aile, çocuk yetiştirme, şura, evlenme, meşveret, miras, takva ve tüm alanlarda, Kur'an ve mütevatir sünneti baz alarak yaşayacaklardır!..

Bunları hayata geçirmek, İslam'ı, dolu dolu yaşamak için, Kur'an ve Sünnet referans alınarak, yeni yeni ictihadlar yapılacak, 21 nci yüzyıl Müslümanlarının tüm sorunları, sıkıntıları bertaraf edilecektir.

Yeter ki, aziz Kur'an, yukarılardan indirilmiş olsun, hayatın tüm alanlarına hitap eder olsun!.. Yoksa, Kur'an yukarılarda asılı dururken, ilim adamlarımız, sadece sünneti baz alarak ictihad yapabilecekler midir?

Demek ki, Kur'an'sız bir İslam alemi, bir insanlık, bir dünya düşünmek mümkün değildir!.. Rabbimiz!.. Milletimize bu hususta akıl, fikir, şuur ihsan buyursun!.. Selam ve dua ile..

kuran-islam-allah-müslüman-musluman-qoran
" Eğer biz onlara melekleri indirseydik, ölüler de onlarla konuşsaydı ve her şeyi toplayıp karşılarına getirseydik, Allah dilemedikçe yine de inanacak değillerdi; fakat çokları bunu bilmezler." ( En'âm sûresi, âyet 111 )

Sapıklığa dalanların sapmalarına sebep, delillerin azlığı veya yokluğu değildir. Şayet sapıkların dilediği gibi, ölüler dirilse de kendileri ile konuşsa hatta kâinattaki her şey dile gelse ve onları imana çağırsa, yine kabul etmezler. Çünkü kalplerinde fitne, vicdanlarında pas vardır.

Onlar hidayete yönelmedikleri için Allah da hidayete ermelerini dilemez. Kararmış vicdanlarda, kirlenmiş gönüllerde , kin, hased, birbirlerini çekememezlik hakimdir..

Niçin tasavvuf büyükleri; Asr-ı Saadet dönemini değil de, o dönemde yaşanmış tarihi vak'aları değilde, Resulullah (sav)'den üç asır sonra icad edilen, biraz Arapçılık, biraz Türkçülük, biraz Kaman, biraz Şaman, İran karanlık düşünceleri, Hinduizm, Aristo, Yunan hikayeleri, Budist artıkları ile bezenmiş karma, karmaşık bir yapının peşine düşmektedirler?..

Asr-ı saadetin kahramanları hiç bir zaman; akıl ötesi, Kur'an dışı bir yapının içerisine girmemişler, onların hayatlarında ne Hristiyanlık, nede İsrailiyat yer edinememiştir!..

Ama, daha sonraki uyduruk, uydurma icadlarda, İslam ve Kuran'ın aksine, bir hayli oluşum meydana çıkmış, her oluşumun tepesine bir ucube oturarak, aziz İslam'a ve kutsal Kitabımız Kuran'a şekil vermeye çalışmışlardır!..

" Sahih ve bütüncül bir İslam'ın önüne her türlü engeller çıkarılırken, sadece nefis ıslahı ve ayin için yapılan çabalara göz yumulması tasavvufa yönelişin en büyük etkenlerinden değil midir?
İslam'ın egemenliğini amaçlayan bütün faaliyetlere ve kuruluşlara statüko dünyayı zindan etmeye çalışırken, belirli ayinler için devletin başındaki kişilerin özellikle çaba göstermesi bu gerçeği anlatmıyor mu?
En son örneğini Cezayir'de gördüğümüz bu uygulamalar bu hakikati ifade etmeye yeterli değil midir? Cezayir'de İslam devletini kurmaya çalışan Müslümanları toplu halde zindanlara dolduran despot yöneticilerle tarikat şeyhlerinin işbirliği acaba neyin ifadesidir?
Din eğitiminin üretken ve ülkenin ekonomisine maddi bir katkısı olmayan bir eğitim olduğu iddiasını sürekli sakız gibi çiğneyen, ülkenin din adamına bu kadar ihtiyacı yoktur diyerek din eğitimi verilen kurumların varlığına bile tahammül edemeyen bir zihniyetin radyo ve televizyonunda insanları uyuşturan;
Miskinleştiren ve bir lokma bir hırka felsefesini yansıtan tasavvuf müziğine ve tasavvufi motiflere bağrını açması, acaba insanları bu gibi yerlere yöneltmek amacına yönelik değil midir?
İnanıyoruz ki, İslam'ın tam olarak yaşanabildiği ve insanların bundan dolayı birtakım yasaklar ve engellerle karşılaşmadığı bir ortamda kişiler tasavvufa bu kadar yönelmeyecek, dinin yaşanabildiği ve haramlardan korunduğu tek yerler tarikat ve tekkeler olmayacak, ülkenin her yerinde mantar gibi şeyhler ve müridler bitmeyecektir.
Toplumu bir moda gibi saran ve sürekli revaçta tutulan tasavvuf akımının biteceğini ve insanların ona kaymayacaklarını elbette söylemek mümkün değildir.
Çünkü her zaman ve bir toplumda dengeli ve eğri insanlar bulunacak, hak üzere olanlar ve ondan sapanlar olacaktır. Ama İslam'ın net ve tam olarak anlatıldığını, serbestçe yaşandığı ve eğitiminin doğru bir şekilde verildiği bir ortamda elbette tasavvuf modası bu kadar olmayacak ve mensupları küçük azınlıklardan öteye geçemeyecektir." ( Prof. Dr. İ. Sarmış)

Bu noktadan hareketle görüyoruz ki, ülkemiz de, tasavvuf, tarikat düşüncesi, alabildiğince yayılmakta, yerden mantar biter gibi her an, her dem bitmektedir..

Ayaklarında şalvarları, ellerinde üç çeki tespihleri, misvakları, başlarında allı-yeşilli sarıkları ile, kimisinin de ağzında sigarası olduğu halde, şehirlerimizde, en kalabalık meydanlarda, caddelerde, sokaklarda tekkelerine, zaviyelerine gidip gelmektedirler!..

Peki, bu toplandıkları tembelhanelerde ne yapmaktadırlar? Kuran mı öğrenmekteler, hadis mi tahlil etmekteler, fıkıh, hukuk, tefsir, akaid vb. bilgiler mi tahsil etmektedirler?

Hayır!.. Bin kere hayır!..
Tüm araştırmalarımıza göre, böylesi tembelhanelerde, Kur'an öğretimi, hadis talimi bulunmamaktadır!.. İlahlaştırılmış, ulaşılmaz hale getirilmiş pirin, şeyhin rızasını kazanmak için her türlü tabasbus, riyakarlık, el aman dilemek revaçtadır!..

Aksi halde, buralara toplanan saf, bilgisiz, masum insanlar, en yakın yoldan nasıl cennete gideceklerdir?.. Şeyhin, pirin eli değil de, eteği, cübbesinin bir kenarı öpülmeli ki, müridan tez zamanda keramete ulaşsın, şeyhin rızasını kazanarak cenneti hak etmiş olsun!..

" Tasavvufa insanların yönelmelerinin önemli sebeplerinden biri olarak bizlere intikal eden tarihi kültür mirasını ve din anlayışını da belirtmeden geçemeyeceğiz
Kur'an ve Sünnet eğitiminin insanları mezhepsiz yapacağı, evliyayı inkar etmeye götüreceği, kerametleri ve şefaati tanımamaya sevkedeceği, kabir ziyaretini yasaklayacağı, oluşmuş bir kültür ve anlayışın tasavvufun yayılmasında çok büyük rolü olduğu muhakkaktır.
Kabirleri kutsallaştıran, ölülerle oturup kalkan, fetihlerin ve zaferlerin rüyalarla tesbit edildiğini söyleyen, hayat gerçeklerinden çok keramet ve olağanüstülüklere inanan toplumda, bir takım insanlara din adına imtiyazlar ve dokunulmazlık tanıyan;
İmamlarını masum saydığı için Şia'yı eleştirdiği halde, tasavvuf meşhurlarına masumiyet giydiren, sultanından vatandaşına kadar tarikata bağlı bulunan, Hakikat-ı Muhammediyye, dinlerin birliği, gavs ( evliyanın en üst derecede olanları), ebdal ( yedi iklimi yöneten yediler) ; evtad ( yeryüzünü yöneten direkler), nukeba ( insanları denetleyip gözeten üçyüzler);
Ve nuceba ( halka yardım eden kırklar) gibi gizli ülke hiyerarşisine inanan, dini keşif ve feyizlere bağlayan, dinin naslarına apaçık aykırı olduğu halde bir tasavvuf ulusunun hatasını eleştirmeyi dine karşı gelmek veya çarpılmaya sebep olarak gören bir din anlayışının egemen olduğu ber toplumda tasavvufa yönelmeyi önlemek elbette güçtür." ( Prof. Dr. İbrahim Sarmış)

Netice olarak;

Bu satırları yazarken, veya bir yerden alıntı yaparken, hiç bir art niyet, kasıtlı davranmayı aklımın kenarından geçirmemekteyim.

Görülen odur ki, ülkemiz ve milletimizin içeresinde bulunduğu kaotik ortam, yanlış tarikat, tasavvuf anlayışını pekala gözler önüne sermekte, aziz milletimizin bundan çok çok ders çıkarmasını istemektedir..

Aşağı-yukarı genelde tüm yazılarımda bahsetmiş olduğum gibi, Feto denilen cinayet şebekesi, tüm iğrençliklerini dobra dobra sergilediği gibi, başka bir zaman, bir başkasının bunları yapmayacağı ne malumdur?

Çünkü, "görünen köy kılavuz istemez" derler, Tarihi süreçte, bu ve benzeri oluşumların yaklaşımlarını okuduk, gördük ve görmeye devam ediyoruz.. Sakalı, aklından büyük olan Cübbeli hazretleri (!) bu tür yanlışları bilir ve şahit olmuştur!..

Son söz olarak şunu demek istiyorum: Kur'an ve İslam dışı, sadece keramete dayalı oluşumlara milletimizin dikkatli olması lazımdır.. Bu oluşumların temelinde, eğitim, öğretim, Kur'an bulunmamaktadır. Yani, ne yapacakları, ne tür bir çirkinlik sergileyeceklerini bilmek mümkün değildir!.. Selam ve dua ile..

kıyamet, kıyamet alametleri
" Sana kıyameti, ne zaman gelip çatacağını soruyorlar. De ki: Onun ilmi ancak Rabbimin katındadır. Onun vaktini O'ndan başkası açıklayamaz. O göklere de yere de ağır gelmiştir. O size ansızın gelecektir. Sanki sen onu biliyormuşsun gibi sana soruyorlar. De ki: Onun bilgisi ancak Allah'ın katındadır, ama insanların çoğu bilmezler." ( A'raf sûresi, âyet 187 )

" İnsanlar sana kıyametin zamanını soruyorlar. De ki: Onun bilgisi Allah katındadır. Ne bilirsin, belki de zamanı yakındır. " ( Ahzâb sûresi, âyet 63 )

" Kıyamet gününün bilgisi, O'na havale edilir. O'nun bilgisi dışında hiç bir meyve ( çekirdeği) kabuğunu yarıp çıkamaz, hiç bir dişi gebe kalmaz ve doğurmaz. Allah onlara: Ortaklarım nerede! diye seslendiği gün: Buna dair bizden hiç bir şahit olmadığını sana arzederiz, derler." ( Fussilet sûresi, âyet 47 )

Bu önemli mesele hakkında, her önüne gelen bir yorum yapmakta, okumuşu, okumamışı, bileni, bilmeyeni, cahili, allamesi, din adamı, din adamı olmayanı, şeyhi, müridi, kutbu, aktabı, gavsı vb. hasılı yorumları havalarda uçuşmakta ve böylelikle, kafalar ve zihinler karıştırılarak, içinden çıkılmaz hale getirilmektedir..

Toplumsal bir vak'a karşısında hemen kıyamet öne sürülmekte, depremler olur kıyameti koparırlar, sel hadiseleri olur yine kıyamet kopar, savaşlar çıkar kıyamet, seferberlik olur kıyamet, kıtlık olur kıyamet, ahlaksızlık çoğalır kıyamet, fuhuş alenileşir kıyamet, doğruluk azalır kıyamet, kıtaller olur kıyamet vb. hallerde hemen kıyamete sarılınır ve yeryüzünde hayatı bitirirler!..

Oysa, bu mühim meseleyi Kur'an'a havale etmiş olsaydık, bu kadar yorumlar yapılmaz, insanları ümitsizliğe, bedbinliğe, hayal kırıklığına uğratmamış olurdu. Çünkü, kıyamet ne zaman kopacak sorusu bilinmeyen bir tarihlidir.

" Açık da değildir, zira her şeyden önce, bu rivayetler arasında birtakım giderilemez çelişkiler söz konusudur. Hatta Hz. Peygamber'in Kıyamet'in ne zaman kopacağı sorusuna bu konuda hiç bir bilgisinin olmadığı şeklinde bir cevap verdiğine dair rivayetler bile vardır.
Diğer yandan bu konudaki her bir rivayetin bile birbirinden son derece farklı lafızlarla rivayet edilmiş olması, ortada neyin esas alınacağı konusunda bir belirsizliğe de yol açmaktadır.
Keza kıyamet alametleri olarak bahsedilen pek çok olayın gerçekleşip gerçekleşmediği konusundaki tartışmalar, ihtilaflar ve birbirine zıt görüşler ileri sürülmüş olması da rivayetlerin anlaşılması konusunda açıklık ve kesinlikten söz etmenin ne kadar zor olduğunu açıkça gözler önüne sermektedir.
Öte yandan Kıyamet'in bazıları tarafından küçük Kıyamet-büyük Kıyamet şeklinde ilmi temeli olmayan bir ayrıma tabi tutulmuş olması, benzer şekilde Kıyamet alametlerinin de küçük küçük alametler-büyük alametler şeklinde ayrıma tabi tutulmuş olması , bu rivayet malzemesinin bir yandan kendi arasındaki çelişkilerini;
Diğer yandan da Kur'an ile ters düştüğü gerçeğini, ört bas etmeye yönelik, tatminkâr olmayan çabalar olarak görülmelidir ki, bu çabaların ikna edici olması şöyle dursun, bizzat bu gibi konulara ( mesela Mehdi, Deccal ve Hz. İsa'nın gökten inişi gibi konulara);
Dair son zamanlarda yapılan ilmi araştırmalar, hatta asırlar öncesinde İbn Haldun gibi alimlerin mesela Mehdi ile ilgili hadis rivayetlerinin güvenilmezliğini açıkça ifade etmiş olması, bu gibi hususların İslam'ın öğretisi ile ilgisi olmadığını kabul etmemize de imkân vermektedir." ( Ahir Zaman İlmihali, M. H. Kırbaşoğlu, sayfa 123-124 )

Sanırım; 15 Temmuz 2016 ihtilal denemesinden sonra, Fetö Mehdisinin(!) müridleri yollara düşecekler, ülkemiz içerisinde sesleri çıkmasa da, dünyanın orasında, burasında kalmış kalıntıları vaveyla koparacaklardır..

" Kıyamet koptu" " Mehdi zuhur etti" " Deccal çıktı" " İsa gökten inecek" yalanları ile, örgüt artıklarını teselli ve teşyi edeceklerdir!.. Yazıklar olsun!.. Allah, böylesi çömezlere, kıyamet artıklarına fırsat vermesin!..

Zaten; böylesi yapılanmaların, cemaatlerin, hiziplerin, kuruluşların ellerindeki en büyük koz Mehdicilik, kıyamet, Deccal, Güneşin Batı'dan doğması, Doğu'dan bir ateşin zuhuru vb. hayal ürünü bilgilerdir.

" Bu durumda " Kıyamet Alametleri" anlayışının, açık, kesin ve tartışılmaz bir iman esası olmadığı, bundan hareketle Kıyamet'in Kur'an'da - ve problemlerine işaret edilen rivayetler malzemesinde- anlatılan olayların teker teker belli bir sırayla ortaya çıkmasının ardından gerçekleşecek bir şey olmayıp,;
Ansızın, hiç beklenmedik bir anda, hem de göz açıp kapayıncaya kadar, hatta ondan da kısa bir süre içerisinde gerçekleşecek bir olay olduğunu kabul etmek Kur'an'a daha uygun bir yaklaşım olacaktır.
Kur'an'da Kıyamet'in yakın bir gelecekte gerçekleşecek bir şey olduğunu ima eder görünen ayetlerin ise, Müslümanın benliğinde, Kıyamet'in her an kopabileceği şuurunu uyandırıp yerleştirmeye yönelik olduğunu söylemek mümkündür." ( a. g. e. sayfa 124 )

Netice olarak;

Kıyameti bekleyen, kıyametten korkan insanoğlu, biraz da kendisini sorgulamalıdır.. Aç gözlülüğünü, doymazlığını, doyumsuzluğunu, oburluğunu sorgulamalıdır.. Ozon tabakasını, Antartika kıtasının bile günden güne ısındığını, ozon tabakası sebebiyle, hastalıkların çoğaldığını, kanserin ala bildiğince yayıldığını sorgulamalıdır..

Yeryüzünde içilecek suların tükendiğini, almış olduğumuz nefesin, soluğun bile kirlendiğini, yemiş olduğumuz yiyeceklerin haddinden fazla şekilde bozulduğunu görmeli ve hal çaresi düşünmelidir.

Yok olan ormanlar, tabiatın dengesinin bozulması, sanayi ve teknolojinin sürekli insanlığın ve tüm canlıların aleyhine gelişmesi ne demektir?

Toplu toplu cinayetlerin, intihar saldırılarının ala bildiğince yaygınlaştığı, süper güçler tarafından desteklendiği iyice idrak edilmelidir. Niçin ve neden?

Savaşlar, ülke saldırıları , binlerce , yüz binlerce masumun hiç yere öldürülmesi, ırzların, namusların talan edilmesi bizlere kıyameti hatırlatmıyor mu? Siz; hala hangi kıyametin kopmasını bekliyorsunuz?

Camii kürsüsündeki vaiz, mihrabtaki imam, ha bire kıyametin küçük ve büyük alametlerini saymaya devam etsin dursun hele!.. Kıyamet, taa ensemizin dibine kadar yaklaşmış ama, biz; mes'elenin ciddi olarak farkında mıyız acaba? Selam ve dua ile..

islam ahengi
" Hep birlikte Allah'ın ipine ( İslâm'a) sımsıkı yapışın; parçalanmayın. Allah'ın size olan nimetini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman kişiler idiniz de O, gönüllerinizi birleştirmişti ve O'nun nimeti sayesinde kardeş kimseler olmuştunuz. Yine siz bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi O kurtarmıştı. İşte Allah size âyetlerini böyle açıklar ki doğru yolu bulasınız." ( Âl-i İmrân sûresi, âyet 103 )

Yüce Allah'a sonsuz hamdü sena, O'nun son Resulü Hz. Muhammed (sav)'e salatü selamlar olsun ki, ümmeti Muhammed; Kur'an'ın emirleri doğrultusunda birleşmiş, dayanışma içerisine girmiş , birbirlerine kenetlenmiş, perçinlenmiş ve kardeş olmuşlardır..

Her türlü ayrılık, gayrılık, çekişme, çatışma, zıtlık hüsnü kabul görmemiştir!.. Resulullah (sav)'in, on yıllık Medine hayatında bu güzelliği görüyor, Evs'in, Hazrec'in ve diğerlerinin nasıl kardeş olduklarını daima hatırlıyoruz.

Ne acı ki, sonraki zamanlar da, yani, Emeviyye ile başlayan süreçte, bir kısım ayrılmalar, ayrışmalar başlamış, sen, ben, fırka, hizip sürtüşmeleri, kavgaları bitmemecesine günümüz dünyasına kadar süregelmiştir.

Ümmetin; bu gün gelmiş olduğu nokta, hiç de iç açıcı, hoşa giden, memnuniyet izhar edecek bir durum değildir.. Her İslam ülkesi, yapay sınırlarla birbirinden ayrılmış, bu sınırları çizen, yapan unsurları araştırma, tefrik etme cihetine gitmemiştir..

Misal vermek gerekirse, 623 yıllık imparatorluğun nasıl, hangi şartlar altında dağıldığı, yıkıldığı gözler önündedir.. Hristiyan alemi, Batı ülkeleri, birbirlerine hasım, zıt ve nefret içerisinde de olsalar, bir nokta da, yani Hristiyanlık dinin de birleşmeyi başarmışlar, bu günde başarıları meyvesini vererek, İslam ülkeleri üzerindeki baskılarını, etkinliklerini daha fazla sürdürmeye başlamışlardır..

Örneğin, günümüz dünyasını çokça meşgul eden Işid, Pkk. Pyd. Taliban soytarılığı, sanırım kendiliğinden, durup dururken oluşmamıştır!..TSK'nin; " Fırat Kalkanı" harekatı da gösteriyor ki, gerek ABD. ve gerekse diğer Batı ülkelerinin birincil amacı, Işid'i yok etmek, Taliban'ı hizaya getirmek, bu cibilliyetsizliği ortadan kaldırmak değildir..

Çünkü, bu oluşumları var eden kendileri, piyasaya süren kendileri ve Suriye, Irak, Türkiye, Yemen, İran, Afgan'ı mahvetmeye çalışan, azmeden, plan kuran yine kendileridir!..

Siz, zannediyor musunuz ki, Feto denilen alçak ve şerefsiz oluşum, Türkiye'nin göz bebeği Meclisi bombalasın, masum, günahsız insanlarını öldürsün ve yaralasındır!..

Hani, ABD. ve Batı ülkeleri, darbelere, ayaklanmalara, cuntalara karşı devletlerdi? Nerede kaldı bu Batı ülkelerinin Cunta karşıtlığı, hasım oluşları ve lanetlemeleri? Onun içindir ki, ümmetin nereden oyuna geldiğini tesbit bakımından hocamız M. H.Kırbaşoğlu'nu dinleyecek ve okuyacağız!..

" .... Ümmet anlayışından söz ederken, İslam'ın bütün insanlığa ulaşmayı amaç edinmesinden dolayı evrenselliğine işaret etmiş ve Ümmet'in kendisini hiç bir ırk, millet, kavim veya etnik grup ile sınırlamadığını belirtmiştik.

Dolayısıyla bu bakış açısının aynen bir sosyal düzen ilkesi olarak da geçerli olduğunu, buna bağlı olarak dindarlık ve ahlaki değerlere bağlılık dışında İslami sosyal düzende hiçbir üstünlük kriterine yer olmadığını burada tekrarlamakta yarar vardır.

Ancak burada İslam'ın sosyal düzen anlayışını, daha doğrusu sosyal Tevhidi ( birlik) tehdit eden birtakım olumsuzlukların üzerinde de ciddi olarak durmak gerekir.

Bu olumsuzlukların başında ise " tefrika", yani her türlü " ırkçılık", " milliyetçilik", " bölgecilik, " mezhepçilik", " cemaatçilik", " tarikatçılık", " grupçuluk", " hizipçilik", " particilik", " cinsiyetçilik", " sınıf ayrımı" ve benzeri ayrımcılık uygulamaları gelmektedir.

Bu konuya Tevhid perpektifinden bakacak olursak, her türlü " fırkalaşma" olgusunu şu temel prensib ışığında değerlendirmek gerekir:

Bir mezhep, tarikat, cemaat, hizip, grup, parti; Müslümanlar arasındaki evrensel İslam kardeşliğine hizmet edip, onu güçlendirdiği, Ümmet'in birliğini zedelemek şöyle dursun takviye ettiği ölçüde İslam'a uygundur. Aksi takdirde - Sünni, Şii, İbadi, Zeydi, Mutezili veya Hanefi, Maliki, Şafii, Hanbeli- hangi mezhep olursa olsun;

Yine - Kadiri, Rufai, Nakşi, Melami, Bektaşi, Ticani, Halveti- hangi tarikat olursa olsun, keza - İhvan-ı Müslimin ( Müslüman Kardeşler), Cemaat-ı İslami, Nurculuk, Süleymancılık- hangi cemaat olursa olsun, sosyal düzen ilkesi olarak Tevhid'e karşı, onu zedeleyen, tahrip eden ve hatta yıkan bir " tefrika" unsuru olarak damgalanmayı hak edecektir.

Irkçılık, milliyetçilik, bölgecilik ve cinsiyet ayırımı ise İslam'ın kategorik olarak, her çeşidiyle yasakladığı yaklaşımlar olup, onlar da " Cahiliye" olarak nitelendirilmeyi hak eden sosyal Tevhid karşıtı uygulamalardır.

Sonuç olarak Ümmet birliğini ve İslami sosyal düzeni parçalayıcı nitelikteki her gelişme, her olgu ve her teşebbüs, İslam adına dahi ortaya çıksa, aslında " tefrika"ya hizmet eden ve " Cahiliye" olarak nitelendirilmeye layık çabalardır, bunların aktörlerinin Müslüman olması sonucu doğurmaz." ( Ahir Zaman İlmihali, M. H. Kırbaşoğlu, say.72-73 )

Netice olarak;

Her çeşit tefrikaya, ayrışmaya, ayrılığa, başlarındaki kimseler, mükemmel allame de olsalar, " İhtilaf rahmettir" uydurmasına katılmış olurlarsa, onları tasvib etmek, faydalıdır demek, abesle iştigal olacaktır!..

Zaten, Feto hareketi de iyi niyetle yola çıkmış, okullar açmış, medreseler açtığını iddia etmiş, ülkeler arasında cirit atmış olmasına rağmen, sonunda görmüş olduk ki, nefsi, kini, husumeti, hasmane tutumu kendi milletine, doğmuş olduğu topraklara ve insanlara olmuştur!..

2016 tatili sırasında, gözlemledim ki, ülkemizde, insanlarımız rahat, mutlu ve huzurlu değildir !.. Herkes, her görevli yarınından korkmakta, bir jurnala, bir ihbara kurban gideceğinden dolayı, endişe içerisinde yaşamaktadır!..

Onun içindir ki, millet ve ümmet olarak, Tevhid etrafında birleşmeli, dayanışmalı, hayatımız, yönümüz, halimiz, ahvalimiz Kur'anî emirler olmalıdır. Ne Hanefi Şafiiye, ne de Şafii Maliki'ye hasım olmamalıdır!.. Bendeniz, zaman oluyor, İmam Şafii'nin görüşlerinden, ictihadlarından istifade etmekteyim.

Hanefi ictihadları da tüm hayatı Kur'an çerçevesinde dizayn etmeli, ayrılık, tefrika,şu mezhep, bu mezhep, şu görüş, bu görüş perişanlığına fırsat verilmemelidir.. Daha doğrusu, Kur'anî anlayışlara daha çok ağırlık vererek, bu ana kaynağı yaşar hale getirmeliyiz.. Selam ve dua ile..

Hz. Muhammed
" İyilik , yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz değildir. Asıl iyilik, o kimsenin yaptığıdır ki, Allah'a, ahiret gününe, meleklere, kitaplara, peygamberlere inanır. ( Allah'ın rızasını gözeterek) yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, dilenenlere ve kölelere sevdiği maldan harcar, namaz kılar, zekât verir. Antlaşma yaptığı zaman sözlerini yerine getirir. Sıkıntı, hastalık ve savaş zamanlarında sabreder. İşte doğru olanlar, bu vasıfları taşıyanlardır. Müttakîler ancak onlardır." ( Bakara sûresi, âyet 177 )

Uzun bir aradan sonra, "İslam Ahengi" isimli siteme yazı yazmaya başlamış bulunuyorum.. Allah, kolaylıklar ihsan buyursun. Her türlü hurafeden, eklektik şeylerden, çarpıtmadan, şaşırtmadan uzak eylesin!..

Bilindiği ve yaşandığı üzere, millet olarak, zor ve güç dönemeçlerden geçmekteyiz!.. Bunun sebebi de, yıllardan beri arzettiğimiz gibi, dillendirdiğimiz gibi, Resulullah (sav)'i, kulluktan çıkarmalar, onun beşer üstü bir varlık olduğundan, kainatı onun yüzü suyu sebebiyle yaratıldığından dillendirmelerden olduğu gün gibi aşikar hale gelmiştir.

Yüce İslam'ın şartlarını beş, imanın şartlarının altı diye sayılara boğarak, daraltılmış bir İslam öne sürülmüş ve iddia edilmektedir. Bunu fırsat bilen bir kısım uyanıklar, Mehdi ve Mesih geçinenlerde, kendilerini insanüstü varlık olarak lanse ederek, Mehdi olduklarını kitlelerin yüzüne karşı dillendirmişlerdir.

Sözün burasında, çok çok saygı duymuş olduğum, kıymetli hocamız Prof. Dr. M. Hayri Kırbaşoğlu hocamızın yazmış olduğu müthiş bir kitap olan " Ahir Zaman İlmihali" eserinden mevzu ile alakalı bir bölümü konuma alarak devam etmek istiyorum:

".. Kelime-i Şehadet'in son kısmına, " enne Muhammeden Abduhu ve Rasuluh"a gelince, burada da amaç sadece bir tesbitte bulunmak değildir. Hele Rasûlullah'ı övmek, yüceltmek, şahsını kutsallaştırmak, faziletlerini sayıp dökmek, Rasûlullah sevgisinden dem vurmak , şefaatine nail olma peşinde koşmak, ona (sas) bol bol salavat getirmek, onun babalarının, atalarının kız olsun çocuklarının isimlerini, hane halkının, eşlerinin adlarını ezberlemek hiç değildir.

Bu sözün söylenmesindeki amaç, tasavvuf ehlinin yaptığı gibi yerlerin-göklerin, denizlerin, ırmakların, bitkilerin, hayvanların ve insanların, kısacası, her şeyin kendisinden yaratıldığını iddia ettikleri Hakikat-ıı Muhammediyye'den dem vurmak ya da Nur-ı Muhammedi'ye inanmak da değildir, ya da mevlid kandillerini kutlamak da değildir.

Kısacası Hz. Peygamber'in (sas.) şahsını ön plana çıkarıp onun Allah'ın bir kulu olduğunu unutmak, Hz. Ebu Bekir'in " Kim Muhammed'e kulluk ediyor idiyse, bilsin ki o ölmüştür, ama kim Allah'a kulluk ediyor idiyse, yine bilsin ki o ölmeyen diridir" sözünü unutmak değildir.

" Enne Muhammeden abduhu ve Rasûluh" sözünü söylemekteki gaye bunların hiçbiri değildir, hatta bunların çoğunun dinde yeri bile yoktur. Peki, bu sözün söylenmesi ne anlama gelmektedir? Her şeyden önce bu söz, Hz. Peygamber'in vahiy geleneğinin son halkasını temsil etmesi sebebiyle, artık insanoğluna yeni bir vahiy gelmeyeceği anlamına gelir.

Yeni vahiy gelmeyecek olması ise, insanlığın aklının olgunluğa eriştiği ve aklı sayesinde vahyin kendisine sunduğu gerçekleri anlama, yorumlama ve hayata uygulamaya ehil ve kadir olduğu anlamına gelir.

Bu durumda, aklın yetersizliğini iddia etmek ve buna bağlı olarak rabbani hakikatlerin ancak keşif ve ilham, kalp gözü veya gökten gelecek diğer ilahi yardımlar sayesinde doğrudan idrak edilebileceği iddiası da, insanların akıllarını ipotek altına almaya amaçlayan batıl bir iddiadır, bu ipotek sayesinde onları istismar etme, sömürme ve egemen güçlerin kuklası haline getirme projesinin bir parçasıdır.

İnsanoğlunun artık bugüne kadar gelen vahiylerin ışığında kendi yolunu kendi aklı ile çizmesinin mümkün oluşu, aynı zamanda hurafe, büyü, sihir, fal ve kehanetlere de yer olmadığı anlamına gelir.

Keza bu durum, cahilliğin, okuma-yazma bilmemenin, zannın, taklidin, şüphenin, şaşkınlığın, kararsızlığın sona erdirilmesi anlamına da gelir. Zira, artık akıl, vahyin hakikatleri ışığında gerçeğe ulaşabilir, kesin kararlar verebilir, meseleleri çözebilir, yeni keşiflerde bulunabilir, yeni şeyler icat edebilir ve yaratıcı düşünceyi aktif olarak kullanabilir. " ( Ahir Zaman İlmihali, Prof. Dr. M. H. Kırbaşoğlu, sayfa 34 )

Hakikaten, günümüz dünyasında İslam'ın emirleri, Resulullah (sav)'i tanıma, emirlerini idrak etme durumları daraltılmış, tüm bunların yerine , şunun-bunun sözleri, hikayeleri, ermişlikleri, kerametleri lanse edilmiştir..

Mevlid proğramları da buna dahildir.. Çünkü, o merasimlerde Rasulullah (sav) anlatılmamakta, sadece ve sadece Süleyman Çelebi'nin tahayyülatı ifade edilmekte ve böylece kitlelerde, güzel sesli hocaların savt ve sedaları ile kandırılmaktadır.

Onun içindir ki, günümüz dünyasında, milletimizin başına bela olmuş Feto ve benzeri oluşumlar durup dururken oluşmamış, nice senelerin, zamanların ürünü olarak palazlanmışlardır..

Düşünmeliyiz ki, Feto örgütü, askere sızmış, polisi abluka içerisine almış, Milli Eğitimi dejenere etmiş, hatta, Diyanet İşleri Başkanlığı'nı bile kendi emel ve arzularına alet etmiştir..

Netice olarak;

Yazımı sonlandırmadan önce şu gerçekleri ifade etmek istiyorum: Tüm bu negatif oluşumlar; bir kaç senenin, vaktin ürünü değildir!..

Bir kere, Osmanlı devleti bir kaç yıl içerisinde çökmemiş, bilakis, uzun asırların birikimi neticesinde, uyuşmuş beyinlerin, kula kulluk yapan serserilerin, asker kaçkınlarının neticesinde tüm düvellerin hücumuna maruz kalmışızdır.

Osmanlı döneminde Şeyh Bedrettin safsataları var idi!.. Selçuklu devrinde Hasan Sabbah'lar bulunmakta ve yığın yığın insan katletmekte idi!.. Bu günde aynısı yaşanmaktadır!..

15 Temmuz 2016 olayları bu mes'elenin canlı şahididir!.. Şeyh Bedrettin ile, Hasan Sabah ile, Feto arasındaki fark nedir? Sanırım bunlar ve benzeri serseriler arasında bir fark bulunmamaktadır.. Hasan Sabbah'da dini kullandı, Şeyh Bedrettin sapığı da dini kullanarak meşhur oldu, Feto da aynısını tatbik ederek, bu gün, CİA'ye alet olmuş durumdadır. Dolayısıyla;

Ülkemiz de, kim kimdir? Hangi cemaat nedir, neye hizmet etmektedir? Gayeleri nedir, amaçları nedir diye araştırılma, soruşturma, arama, tarama zamanı gelmiştir. " Hz. Muhammed için kurban" toplayanların gayeleri de bilinmelidir.. Bu maddi meblağların nereye, hangi kaynağa gitmekte, bunun hesabının yapılması zamanı gelmiştir ve geçmektedir!.. Selam ve dua ile..


kurban kesmek, adak adamak
"De ki: Şüphesiz benim namazım, kurbanım, hayatım ve ölümüm hepsi âlemlerin Rabbi Allah içindir." (En'âm sûresi, âyet 162)

Ayeti kerime de, Kurban olarak anlamlandırılan " nüsük" kelimesi, bazı müfessirlere göre ibadet olarak açıklanmıştır.

Konuma, her zaman iftiharla yad ettiğimiz, üstadımız, büyük şairimiz, iman insanı merhum Akif'in bir şiiri ile başlamak istiyorum. O müthiş insan, bir ömür boyu hurafe ile, şirkle, uyduruk şeylerle mücadele etmiş, vefatına kadar da bu kutsal yoldan bir milim ayrılmamış bir kahramandır!.. Kabri nur dolsun!..

"Ha bu din, iman, takva; inan ki hepsi yalan,
Sen onları kendine, taptırırsın vesselam!
Derdin davan sadece, hepsi nefsi saltanatın,
Şimdilik putu sensin, tapılan menfaatın!
Hey kukla kafalı adam, dinle sözümü tut,
Bunların dilinde Hak, ama kalbi daha put!" (M. Akif)

Teessürle, üzülerek ifade etmeliyim ki, İslam, Müslümanlar, her türlü putçuluğun, çirkin hurafelerin içerisinde debelenip durmaktadır! Beni Ümeyye'nin idareyi işgal etmesi ile birlikte, o gündür, bu gündür bir türlü kendimize gelememiş, belimizi doğrultamamış, süklüm-püklüm bir halde, uydurulan, peydahlanan şeyleri din diye, dini emir diye yaşayıp durmaktayız.

Kendimiz de, biliyoruz, en cahilimiz de anlıyor ki, tüm bu yaşananlar din, dini emir, Kur'anî ifade değildir!.. Ama, ne çare ki, mecbur bırakılmışız, hacısı, hocası, okumuşu, okumamışı, bilgini, bilgisizi, aydını, entelektüeli de bu yanlış çığırda yuvarlanıp, asırları tüketmektedir.

Bilhassa, Anadolu toprakları, Türkiye insanları, serapa türbelerin etrafında, yatır ve kabirlerin yanıbaşında, kendinden geçmiş, yaşadığını unutmuş, ha bire yatanlardan istimdat, medet, şefaat, ümid ederek, ellerini sürmekte, sırtını sıvazlatmakta , daha olmadı, kurbanlar, adaklar adayarak, söz konusu makamların etrafını kan gölüne döndürmektedir.

Allah'tan Başkası Adına Kurban Kesmenin Hükmü


" Allah (cc) buyuruyor : "De ki. Namazım, kestiğim kurban, hayatım ve ölümüm alemlerin Rabbi olan Allah içindir. O'nun hiç bir ortağı yoktur. Müslümanların ilki olarak bununla emrolundum." (En'âm: 162-163)

" Rabbin için namaz kıl, kurban kes." (Kevser: 2)

Ebu Talha (ra) şöyle rivayet etti: Rasulullah ( s.a.s.) bana dört şeyden bahsederken şöyle dedi: " Allah (cc) kendisinden başkası için kurban kesene, ana-babasına lanet edene, kendisine kısas yapılacak kimseyi saklayana, arazilerin hudutlarını değiştirene lanet etmiştir." (Müslim)

adak-koyun-kurban
Yukarıdaki ayeti kerimelerden ve hadisi şeriflerden anlaşılıyor ki: Allah için kurban kesmek tıpkı namaz gibi Allah katında büyük değeri olan bir ibadettir. Nitekim kurban kesmek Kur'an'ı Kerim'de bir kaç yerde namazla beraber zikredilmiştir. 

Allah için kurban kesmek önemli bir ibadet olduğu gibi Allah'tan başkası için kurban kesmek de büyük şirklerdendir. Putlar için, mezarlar için, kendisine fayda sağlayacağını zannettiği ölü veya diri bir kimse için ya da bir kimseye saygı gösterdiğini belli etmek için kurban kesmek büyük şirktir.

Bir Sinek Yüzünden Biri Cennete, Diğeri Cehenneme Girdi


Kurban kesen kişi ister doğrudan doğruya Allah'tan başkasının adını zikrederek kurban kessin, isterse Allah'a yaklaşacağını zannederek Allah'tan başkasının adıyla kurban kessin farketmez, büyük şirk işlemiş ve İslam dininden çıkmış olur. Allah'tan başkası için hayvan kesilirken Allah'ın ismi zikredilse bile bu hayvanın etini yemek haramdır.

Fakat Allah rızasını kazanmak niyetiyle Allah adına kurban kesip; " Allah'ım! Bundan meydana gelen sevabı falan kişiye ver" demek caizdir. Tarık b. Şihab (ra) Rasulullah (s.a.s.)'in şöyle buyurduğunu rivayet ediyor:

"Bir sinek yüzünden adamın biri cennete,diğeri de cehenneme girdi." Sahabeler: "Bu nasıl oldu ey Allah'ın Rasulü?" dediler. Rasullulah şöyle buyurdu:

"İkisi beraber bir şehre uğradılar. Bu şehir halkının oradan her geçenin mutlaka kurban takdim etmesi gereken bir putları vardı. Birine: "Bir kurban takdim et" dediler. O da: "Takdim edecek hiç bir şeyim yok ki" dedi. Onlar da: " Hiç değilse bir sinek takdim et" dediler. O da bir sinek takdim etti, yolunu açtılar, serbest bıraktılar. Allah (cc) o kişiyi bu amelinden dolayı cehenneme soktu. Diğerine. "Sen de takdim et" dediler. O da: "Allah'tan başka hiç bir şeye sinek dahi takdim etmem" dedi. Boynunu vurdular. Ve o adam bu yüzden cennete girdi." (Ahmed)

Bu hadisten anlaşılıyor ki sırf başkalarının kötülüğünden korunmak için Allah'tan başkasına, istemeyerek ve kıymetsiz bir hayvanı dahi olsa kurban etmek, insanın cehenneme girmesine sebep olur. Bu da bir sinekle dahi olsa bile Allaha şirk koşmanın ne kadar büyük haram olduğunu gösteriyor. 

Diğer kişinin ölümü göze alıp imanında sebat etmesi mü'minlerin şirke karşı tutumlarına çok güzel bir örnektir. Mü'minlerin şirkten şiddetle kaçınmaları ve şirke düşmemeye dikkat etmeleri imanın bir şartıdır. Çünkü insan bilmeden de olsa, cehenneme girmesine sebep olabilecek bir şirk işleyebilir. 

Cehenneme giren kişi Müslümandı ve daha önce cehenneme girmesine sebep olabilecek bir amel işlememişti. Çünkü Rasulullah (s.a.s) " Bir sinek yüzünden cehenneme girdi." buyurmuştur. 

Müslümanların hayır ve şer hiç bir ameli küçümsememeleri gerekir. Zira müşrikler bile işlerin ne maksatla yapıldığına önem verirler. Böyle olmasaydı müşrikler adamı bir sinek kurban ettiği için asmazlardı."

Hakikaten, Türkiye coğrafyasını baştan sona gezecek, görecek olsak, nelere şahit, ne tür rezaletle karşılaşır, neler müşahade ederiz. Tabii ki, millet olarak, kitle olarak kabirlerimizde olacak, türbe ve yatırlarımız da bulunacaktır!.. Bu hususa, kimsenin bir söz demeye, eleştirmeye hakkı ve hukuku bulunmamaktadır.

Lakin, mes'elenin garip olan tarafı şudur: İnsanlarımızın, oralara giderek veya kurban adayarak türbe-yatır çevrelerinde adaklarını kesmeleri, kesilen kurbanın kanlarını zikredilen mahallere sürtmeleridir. Sonra da, " Ey türbe!.. Ey Kabir sahibi!.. Bak!.. Bizler, sana geldik, senin yanında kurbanlarımızı kestik, bunu bizden kabul buyur!" dercesine ricada bulunmaları, yardım istemeleridir.

Çünkü, bu tür bir eylem ve amel, ne Rasulullah (sav)'in , nede Sahabe-i kiram devirlerinde vuku bulmamıştır!.. İnsanımız, ne zaman Kur'an Müslümanlığından uzaklaşmaya başladılar, rivayet kültürlerinin, " dedim" "dedi"lerin kurbanı oldular, camii kürsülerinde hikayeler anlatılmaya başlandı işte, o tarihten bu yana mevzu bahis edilen yerlerde bu çirkinlikler, böylesi şirkler işlenmeye başlanmış oldu.

Hollanda ülkesinde, yakinen tanıdığım bir dostum vardır. Evladı, ne zaman bir kaza geçirse, ne zaman çocuk bisikletten düşmüş olsa, hemen, hanımına, " Çabuk olun, bir kurban kesin de çocuk bir daha kaza geçirmesin" telkinini, tembihini hiç bir zaman unutmam. Oysa,

Adak kurbanlarını yerine getirmek dini, vacib olan bir vecibedir!.. Adak yapılırsa, adak sahibinin sözünü yerine getirmesi, kurban kesmesi lazımdır. Bundan umulacak fayda sadaka sevabıdır!.. Fakirlerin, olmayan muhtaç insanların müstefid olmalarıdır. Ama, bunu tutar da, " Çocuk, bir daha düşmesin, ayağı, başı yarılmasın" amacıyla kurban kesilirse, sonucu ağır olacak.. Çocuk, ikinci, üçüncü kez kaza geçirdiği vakit, inkar, red başlamış olacaktır.

Kabir, mezar, türbe, yatır başlarında kesilmekte olan kurban kesme ameliyeleri benim nazari dikkatimi çekmektedir. Daha doğrusu benim imani, vicdani açıdan hoşuma gitmemektedir!..
Bir kere, türbe ve yatır yanları, kurban kesme mahalli değildir!.. Kabir niçin ziyaret edilir? Tabii ki, orada medfun bulunan zata selam verilir, dua edilir ve o makamdan, o yerden ibret alınır, dünyanın fani olduğu düşünülür, ölüm hatırlanmış olunur.

Ama, böyle yapmayıp da, kabirlerden, yardım, medet, istimdat beklenirse, bu tavır, şirk değil de ne olabilir?

Aslında, insanlarımızı bu tür şirk vari şeylerden kurtarmak için, cami kürsülerimizde, minberlerinde bunun üzerinde durulması, anlatılması gerekir. Hem de, bıkmadan, usanmadan, bıkkınlık getirmeden anlatmak, izah etmek en büyük hizmet olacaktır.

Yani, günümüz Müslümanlarının, Kur'an'a yönelmesi, onu çok çok okuması, anlaması ve yaşaması şer'î bir zorunluluktur!.. Onu ne kadar çok okur, anlar ve yaşamış olursak, vallahi, şirkin kapısı kapanacak, hurafelerin çoğalma alanları tıkanmış olacaktır.

Rabbim!.. Aziz milletimize, Kur'anî bilinç nasip eylesin. Selam ve dua ile.

Şerafettin Özdemir

Hurafeler
"Senden önce de hangi memlekete uyarıcı göndermişsek mutlaka oranın varlıklıları: Babalarımızı bir din üzerinde bulduk, biz de onların izlerine uyarız, derlerdi." (Zuhruf sûresi, âyet 23)

Dün olduğu gibi, bu günde, Müslümanları içten içe koflaştıran, çürüten, gayesiz, işlevsiz hale getiren çirkin hurafelerin, İslam'ın bünyesine nasıl girdiğini, nerelerde barındığını, uygun ortam bulduğunu açıklamaya çalışacağım.

Bir kere, hurafe denilen saçma fikirler, düşünceler ve ameller, Müslüman kesimlerin okumamasından, cahillikten ve cehaletten nemalanmakta, barınma, çoğalma, yaşama alanları bulmaktadır.

Hurafelerin bünyemize giriş menfezleri, her yerde göze çarpmakta, camilerden tutunda, Kabe'ye hacca gitmiş hacı kardeşlerde bile tezahür etmektedir!

Örneğin; Türbelerin etraflarını ülkemizde tavaf edenler olduğu gibi, kutsal yerlerde de, Suriye'de, Irak'ta ve Hicaz bölgesinde de, türbe perestliğin canlılığını koruduğu, türbelerden, yatırlardan onlara tapınırcasına istimdat, himmet, yardım, şefaat, dilek, taleplerde bulunulduğu bilinen bir gerçektir.

Türbeyi Tavaf Ediyoruz (!)


Hiç unutamadığım bir olay; 1983 yılında Irak ülkesi üzerinden Hacca gitmiştim. Bağdat şehri, Azamiye mahallesinde dinlenme molası vererek, İmamı Azam'ı ziyaret etmiştik.. Mola bitti, namazlar kılındı, otobüsler hareket etmek üzeredir. Ama, gelin görün ki, iki hacımız eksiktir.

Anons yapıyorum, sesleniyorum, gelen-giden yoktur. Yeniden mescide koştum. İçeri girdiğim zaman, bir de ne göreyim, bizim iki hacı adayı, karı-koca, İmamı Azam türbesinin etrafında tavaf yapmaktadırlar. Öfkelensem, bağırsam, çağırsam ne işe yarayacaktır? 

Dedim ki: "Yahu hacı efendiler. Siz burada ne yapıyorsunuz, ibadetiniz daha bitmedi mi?" demem üzerine, hacı adayları karı-koca ne dese beğenirsiniz? "Hocam! Türbenin etrafında beş altı defa döndük, iki defa daha dönersek, türbeyi tavaf etmemiz bitecektir (!)" dediler.

Bu noktadan hareketle, şunu demek istiyorum: Dünkü zamanlar da, Irak ülkesi mahvı perişan olurken, ırzı, iyali, namusu, iffeti ayak altı olurken, ülke olarak komşumuz Suriye talan edilirken, taş taş üstünde bırakılmazken, son birkaç günden bu yana, Yemen ülkesinin, insanlarının başlarına yağdırılan bombalar, uçaklar, ölüm kusan mermiler niçin Yemen insanını serapa yerlere sermiştir? 

Benim bildiğim, zannım, yorumum, anlamam şudur: Mezhep bağnazlığı, Sünni-Şia kavgası, Aşiretçilik, nefsaniyetçilik, İslam'ı anlamama, bilmeme yüzündendir, diyorum. İsterseniz, " Gönül gel gidelim" başlıklı şiirimden bir kaç kıta alarak, yolumuza, mevzumuza devam edelim:

Para Atma
"Kerkük'te feryat var, içler acısı,
Karabağ kan ağlar, dinmez sancısı,
Çeçen, Azeri'nin, hoca, hacısı,
Gönül, gel gidelim, Taşkent'e doğru.

Türkiye'm, Hazar'la, kucak kucağa,
Özdemir, uyarır, gelmen tuzağa,
Sarılın, birleşin, gitmen uzağa,
Gönül gel gidelim, Vahdete doğru.." ( Ş. Özdemir)

Evet, vahdeti, birliği, bütünlüğü, kardeşliği kaybettik. Niçin kaybettik? Çünkü, hurafeler, dört bir yanımızı sardı, sarmaladı, gırtlağımızdan sıkarak, Müslümanları nefes alamaz hale getirdi de onun için. Şu alıntımı birlikte teati edelim:

" Şirkin bir ateizm olduğunu sanmak veya iddia etmek: Kur'an Mekke müşriklerinin Allah'ı kabul ettiklerini açıkça bildirmektedir. " Onlara gökleri ve yeri kim yarattı, Güneş'i ve Ay'ı kim boyun eğdirdi?' diye sorsan, mutlaka şöyle diyeceklerdir: 'Allah'. Peki nasıl oluyor da döndürülüyorlar?" (Ankebut 61,63. Ayrıca bakınız Lukman 25, Zümer 38, Zuhruf 9, 87)
Kaldı ki Arap cahiliye şiirinde Allah bütün yüceliği ve aşkınlığı ile yer almıştır. Müşriklerin Allah'a karşı tavırları asla söz konusu değildir. Onların tevhit inancı ve peygamberleriyle problemleri Allah'ın yanına-yöresine ekledikleri aracı-şefaatçı alt-ilahlarının yok sayılmasından kaynaklanmaktadır.
Bu alt- ilahları yok saydığı içindir ki, Hz. Peygamberi atalar dinine ihanet etmekle suçladılar. Mekke müşrikleri kendilerini Allah'ı yakınları ve Beytullah'ın gerçek hizmetçileri sayıyor, bununla övünüyorlardı. Hz. Peygamber ve arkadaşlarını ise Beytullah'a musallat olmuş zındıklar olarak görüyorlardı.
Kısacası şirkin Allah'ı inkara ilişkin hiç bir sözü ve tavrı yoktur. Onun şikayeti, insanın Allah'a kulluğunda aracı, cennete gidişinde şefaatçı olarak görüp devreye soktuğu alt-ilahların kabul edilmemesidir. kişi, kavram, kurum, kudret ve nesne olarak değişik görünümleri ve sembolleri olan bu aracılar kabul edildiği anda şirkin peygamberler ve tanrısal kitaplarla hiç bir alıp vereceği kalmıyor. Ne var ki böyle bir kabul, peygamberlerin tanıttığı dinin inkarı oluyor.
Şirkin bir dinsizlik olduğunu sanmak veya iddia etmek: Bu da büyük bir yanılgıdır, yanlış bilgidir. Kur'an şirki bir din olarak anmakta ve tanıtmaktadır. Hem de zorlu ve köklü bir dindir şirk. (bk. Kafirun Suresi)
Müşrikler dinsiz insanlar değildir, Hak dinin veya nübüvvetin tanıttığı dinin dışında bir din benimseyen insanlardır. Onlar kendi dinleri içinde dindar insanlardır. Kur'an onların Beytullah içindeki namazlarından bahsetmektedir.
Ama bu namaz tevhit ölçülerinin dışına çıkarılmış bir namazdır. Dahası var: Müşrikler, Beytullah'ta ibadet etmenin kendi hakları olduğunu söyleyerek Hz. Muhammed'i oraya sokmamak istemişlerdi. Hz. Muhammed onlara göre, atalar dinine kötülük etmiş bir zındıktır; Kabe'ye girmemeli, orada ibadet etmemelidir. Orada ibadet, oraya hizmet ancak ataların dinine saygısı olanların hakkıdır." ( kurantevhitsunnet)
Demek ki, bu yanlış anlaşılma, Kur'ansızlık, atalarcılık, dedelercilik, kabircilik, yatırcılık, dün ne kadar toplumda etkisini, ağırlığını göstermiş ise, bu günde, yarında aynen gösterecektir..Onun içindir ki, bizler millet olarak, gelenekleri dinleştirmiş, atalarcılığı Kur'an'laştırmış, örfü, adetleri Kur'an'ın üzerine çıkarmış bir milletiz.

Örneğin, Ölü ruhlarına mevlid okumak neredeyse bir şart gibi görülür hale gelmiştir. Ölünün arkasından mevlid okumak gibi bir zorunluluk yoktur. Böyle bir olay dinimizdede yoktur. Fakat bu toplumumuzda bulunan bir gelenek olmuştur. Bundan daha ötesi değildir. Her namazların arkasından tesbih çevirmek, tesbih yuvarlamak neyin nesidir? Cuma günleri, Cuma namazından sonra, " Ey Rabbim!.. Sen, benim cuma namazımı kabul etmezsen, bende zühr-i ahir adıyla bir namaz daha kılacağım" demek Kur'an'ın neresinde mevcuttur?

Maşallah!.. İmamlarımız, yarış yaparcasına, kandil gecelerinde (!), yarış yaparcasına, cemaatlere " Tesbih Namazı" " Berat Namazı" " Kadir Namazı" " Regaaib Namazı" " Miraç Namazı" kıldırmaktadırlar, akabinde, 21 yasin, 40 yasin diyerek o geceleri sabaha kadar, ilimsiz, irfansız, Kur'an'sız bir şekilde geçirmektedirler.. Desem ki, tüm bunları Resulullah (sav) ve sahabe-i kiram icra etmiş midir? sözünü söylesem, vallahi, atalarcı cemaatler, küplere binecek, hiddetlenip, sağı-solu yıkacaklardır.

Ne demek? Tesbihe saldırmak, onun Budistlerden gelmiş olduğunu söylemek, hangi yazarın, aydının, Kur'an adamının işidir? Şimdi, soruyorum: Kur'an mı, mezhepler mi? Elbette ki, okumamış, mezhepleri, mezhep imamlarını Peygamberin üzerine çıkarmış alt kültüre mensup cemaatler, insanlar, " mezhepler, olmazsa dinde olmaz, Müslümanlık da olmaz" diyeceklerdir!..

Mezhepler; Kur'an'ın üzerine çıkarılırsa, çıkarılmış ise, öyledir. Bugün, Suudi Arabistan'ın, Yemen'i, Yemenli garibanı bombalaması haklıdır!.. Çünkü, Vehhabilik denilen canavar düşüncede, Şia'ya, Sünniliğe müsamaha yoktur, olmamaktadır.

İranlı, ehli Şia'da öyledir!.. Her cuma günü kendilerini bir şey zanneden Ayatullahlar, hutbeye çıktığı an, Hz. Ebu Bekir (ra)'a, Hz. Ömer (ra)'a vb. mümtaz insanlara dil uzatmaları şaşkınlığın, rezilliğin, kepazeliğin daniskasıdır.

Ya ülkemiz de? Alevilik, Sünnilik sürtüşmeleri, kavgaları, öldürmeleri, ölmeleri bilinen bir gerçektir!.. Dünkü zamanlar da, mideleri bulandıran K. Maraş olayları, Madımak cinayetleri, Başbağlar çirkinliği, Çorum vb. yerlerdeki utanmazlıklar, bu hususların canlı şahitleri olan olaylardır.

Tabii ki, Yemen ülkesinde bir kabahat, bir günah işleniyorsa, bu günahı, tüm Müslüman ülkelerin önlemesi, Yemen'linin kulağını çekmesi, hizaya getirmesi gerekirdi. Ama, ne acı ki, Hristiyanlar, bu hizaya getirme, terbiye etme işlerini çok çok güzel bir şekilde yapmaktadırlar(!)

İslam ülkeleri bombalanıyor, mağdur, aç, geri kalmış insanların tepelerine bombalar yağmur gibi yağdırılmaktadır. O halde, kim haklı, kim suçludur?.. Tabii ki, haklıyı bulmak mümkün olmasa da, tüm alemi İslam'daki , okumuşlar, ilim adamları, Kur'an insanları suçludur ve günahkardır. Söz konusu bu cinayetlerde, yarın huzuru İlahi de karşılarına çıkacaktır. Selam ve dua ile..
Şerafettin Özdemir

Nazar Boncuğu, Nazarlık
Tevbe edelim

" Tevbe bir inkılâb, hem de kurtuluş,
Boy boy günahlara, tevbe edelim.
İnsanın, Hakk'a kaçışıdır, kurtuluş,
Çirkeften sıyrılıp, tevbe edelim.
x
Yiğitçe bir dönüş, kinden, günahtan,
Nadim ve pişmanım, demek günahtan,
Kaçış, o kaçıştır, zandan, bühtandan,
Hakk'a kurbiyyete, tevbe edelim." ( Ş. Özdemir)

Ne yapsam, ne etsem, nasıl bir çalışma yapsam ki, kendi gücüm nisbetinde insanımızı şirkten, nifaktan, hurafeden, bid'atten, tüm günah bataklığından kurtulması için çalışma yapsam? Gün geçmiyor ki, insanımız her an, her dem bir hurafe uydurmasın, piyasaya sürmesin. Kimileri, Urfa balıklı göldeki balıkları bile Kıbrıs harekatına gönderirken, onların yani balıkların yaralandığından gazi olduğundan söz ederken, kimileri de, ölmüş balıklarını dini törenlerle , telkinlerle, cenaze namazları kıldırarak defnetmektedirler.

Aman Allah'ım!.. Nasıl bir dünyada, ne şekil bir Türkiye'de yaşamaktayız? Yüz bin din görevlisinin beş vakit hizmet etmiş olduğu bir toplum, camii kürsülerinde harıl harıl vaazların verildiği, insanların irşad ve irfan sahibi yapılmaya çalışıldığı bir vatan parçası!..
Ama, gelin görün ki, hanımları cuma namazlarından kovulan, dışarı atılan memleket. Cuma günleri hanım cemaatlere ayrılan camii mahfillerinin bile erkekler tarafından işgal edilmiş olduğu Müslüman bir ülke.

Muska ve nazarlıklar

" Ebu Beşir el- Ensari (ra) şöyle rivayet etti: "Rasulullah (s.a.s) ile bir yolculuğunda beraberdim. Gördüğü her devenin boynunda bulunan halka, boncuk veya bunun gibi ne bulunursa koparması için bir elçi gönderdi." ( Buhari-Müslim)
İbn- Mes'ud (ra) şöyle rivayet etti: Rasulullah (s.a.s)'ın şöyle dedğini duydum: " Ruk'a, Temaim ve Tevle şirklerdendir." (Ahmed, Ebu Davud)

Ruk'a: Muska ile veya tılsımlı söz ve şekillerle hastalıkları tedavi etmeye çalışmaktır. Çok kere bu söz ve şekillerin manası anlaşılamaz. Temaim: Nazardan korunmak için takılan boncuk ve nazarlıklardır.
Muska şeklinde kişinin üstünde bulundurmasına sahabeler izin vermiş bazıları vermemiştir. Abdullah b. Mes'ud (ra) izin vermeyen sahabeler arasındadır.
Bir insan zarardan korunmak veya fayda sağlamak amacıyla bir şey takarsa, Allah (cc) o kişinin isteğinin yerine getirilmesini taktığı şeye bırakır. Nazar boncuğu gibi şeyleri takıldığı yerden çıkarmak büyük sevaptır." 

Köylü çocuğu olduğum için, yukarıda anlatılan hususlara daha çok rast geliyor, hayretimi mucib kılıyordu. 12-13 yaş arası bir devrede iken bir gün; köyden üç-dört kilometre ötelerde bulunan bağımıza üzüm kesmeye, evimize getirmeye gönderilmiştim. 

Bağımıza girdiğim bir anda, karşımda, bir sopanın (sırığın) ucuna takılmış, bir ölmüş köpek kafası görmüş oldum. Çocukluğun vermiş olduğu heyecanla korkmadım desem yanlış olacak. Çekine çekine, ürke ürke o sopanın üzerinde bulunan köpek kafasının yanına gittim.

Hiç bir şey anlayamadım. Üzümleri keserek eve gelmiş oldum. Ama, kafamdaki istifham, görmüş olduğum köpek kafası idi!.. Heyecanla, birazda tedirgin rahmetli babama anlattım durumu. Merhum katıla katıla gülmeye başladı.. Dedi ki:

-" Oğlum!.. O köpek kafasını ben taktım!.. Çünkü, maşallah!.. Bağın üzümleri dolu doludur!.. Birilerinin gözü değmesin, nazar olmasın diye taktım. Eğer birisi, bağımıza girecek olsa, ilk anda göreceği şey, köpek kafası olacağından, gözünün şuasını, şiddetini, tehlikesini , o, köpek kafası tesirsiz hale getireceğinden, onun gözleri zararsız bir duruma gelecektir." dedi.
İnandım ve inandırıldım!.. Gel zaman, git zaman sonra, bir gün merhum Elmalılı Hamdi Yazır'ın meşhur tefsirini incelerken, aynı konuya tesadüf ettim, ve rahmetli babamı dualarla, fatihalarla andım. 

İşte, Anadolu insanı budur ve böyledir!.. Asırlardan beri, Kur'an okumamış, okutturulmamış, meal görmemiş, tefsir okumamış, kaynak kitaplardan mahrum yaşamış insandır!.. Evlerde, köy odalarında, Battal Gazi Destanı ile, Kan Kalesi, Kesik Baş ile, Muhammediye, Ahmediye ile, Mevlid kitabı ile kış günlerini geçirmiş insandır!..

Köylerde, imamlık hizmeti yapan mollalar, latin harflerini bilmeyen, okur-yazar olmayan, sadece, Osmanlıca Mızraklı ilmihal kitabı ile imamlık yapan insanlardı!.. Diğer taraftan, bu insanlar, bir dönem devletin takibine maruz kalmış, zulme, işkenceye maruz kalmış, zaman zaman hapishaneyi boylamış insanlardı. Dolayısıyla;

Her hani bir dileğin kabul olması maksadıyla türbe, ağaç gibi şeylere el sürmenin hükmü:

" Allah (cc) şöyle buyuruyor: " Gördün mü Lat ve Uzza'yı ve üçüncü put olan Menat'i? Her hangi bir güçleri var mı?" ( Necm: 19-20) 

Lat: Beyaz bir kaya parçası idi. Üzerinde bir takım nakışlar vardı. Taif de onun adına bir mabed yapılmıştı. Ve bu mabedin özel hizmetçileri bulunuyordu. Mabedin çevresinde muazzam bir boşluk vardı. Taifliler yani Sakif kabilesi ve onlara uyanlar. Kureyş'in dışındaki arap kabilelerine karşı bu putla öğünürlerdi. 

Buhari, İbn Abbas (ra)' nun Lat hakkında şöyle dediğini rivayet ediyor: Adamın biri beyaz bir kayanın yanında arpa ve buğdaydan yemek yapıp yağla beraber hacca gelen insanlara satardı. Bundan kim yerse şişmanlardı. Bu adam ölünce Sakif kabilesi bu adama hürmet olsun diye bu beyaz kayaya tapmaya başladılar. 

Rasulullah (s.a.s) Mekke'nin fethinden sonra Muğire b. Şu'be (ra)'yu Lat'ı yıkmak için gönderdi.
Uzza: Ağaçtan yapılmış bir puttu. Üzeri hurma dallarıyla örtülü, çevresi duvarlarla çevriliydi. Mekke ve Taif arasında bulunuyordu. Kureyşliler Uzza'ya da saygı gösterirlerdi. Uhud günü Ebu Süfyan: " Bizim Uzzamız var sizin ise yok." diye seslenmiş bunun üzerine Rasulullah (s.a.s): " Bizim mevlamız Allah'tır. Sizin ise mevlanız yok." deyin, diye buyurmuştur.

Ebu Tufeyl (ra) şöyle rivayet etti: Rasulullah (s.a.s.) Mekke'yi fethettikten sonra Halid b. Velid'i içinde Uzza olan bir ağaca gönderdi. Uzza üç ağaç üzerine konmuştu. Bunları kesti ve üzerine konulan şeyi yıktı. Sonra Rasulullah (s.as.) 'in yanına dönerek yaptıklarını anlattı.

Rasulullah (s.a.s.) dedi ki: " Dön, sen gerekenleri yapmadın." Bu putun kahinleri Halid b. Velid'in döndüğünü görünce dağa bakarak: " Ey Uzza! Ey Uzza!" dediler. Halid b. Velid Uzza'nın bulunduğu yere gelince çıplak, saçı dağınık bir kadın gördü. Kadın yerden toprak alıp başına saçıyordu. Halid b. Velid bu kadını kılıçla öldürdü. Sonra Rasulullah (s.a.s.)'e dönerek olayı anlattı. Rasulullah (s.a.s) ise: " Senin öldürmüş olduğun Uzza'dır" buyurdular." ( Nesai-İbn Merduyeh)

Menat: Mekke ile Medine arasında Kadit denilen yerde idi. Medine'de bulunan Huzaa , Evs ve Hazreç kabileleri cahiliyet devirlerinde ona saygı gösterir ve oradan geçerek haccetmek üzere Kâbe'ye giderlerdi. Mekke'nin fethinde Menat'ı yıkmak için Rasulullah (s.a.s) Ali (ra)'hı gönderdi.
Arap yarımadasında çeşitli kabilelerin saygı gösterdikleri daha başka bir çok putlar vardı. Fakat içlerinden en ünlüsü bu üçü idi. Lat, Uzza ve Menat'a tapan kişiler bunları herhangi bir taş veya herhangi bir ağaç olarak görüp tapınıyorlardı. Bu ağacın yanında salih bir kişinin veya bir velinin mezarının bulunduğuna inanıyorlardı.

Mesela; Uzza'nın bulunduğu yerde salih bir kadının gömülü olduğuna inanıyorlardı. Bundan dolayı bu putlara saygı gösterip hürmet ettiklerinde bereket olacağına, sıkıntı anında onlardan yardım istediklerinde sıkıntılarının giderileceğine veya ihtiyaç anında onları yardımlarına çağırdıklarında kendilerine yardım edileceğine inanıyorlardı.

Salih insanların mezarına bereket olsun diye el sürenler veya bir dileğinin olması için ölmüş salih kimselerden yardım isteyenler Lat'a tapanlar gibidir. Herhangi bir ağacı kutsal sayan, onu bereket sebebi olarak gören, dileğinin yerine gelmesi için o ağacın çevresinde bir takım hareketler yapan kimseler, Uzza ve Menat'a tapanlar gibidirler.

Herhangi bir ağacı kutsal sayan, onu bereket sebebi olarak gören, dileğinin yerine gelmesi için o ağacın çevresinde bir takım hareketler yapan kimseler, Uzza ve Menat'a tapanlar gibidir. Ebi Vakid el-Leysi (ra) şöyle rivayet etti:

" Rasulullah (s.a.s.) ile birlikte Huneyn savaşına çıktık. Biz küfür ve şirk aleminden henüz yeni ayrılmıştık. Müşriklerin Zat-ü Envat adı verilen büyük bir ağacı vardı. Kılıçlarını savaşın onlara zafer getirmesi için bu ağaca asarlardı. Böyle bir ağacın yanından geçtik ve Rasulullah (s.a.s.)'e şöyle dedik;

" Ey Allah'ın Rasulü! Bize de Zat-ü Envat gibi bir ağaç tayin et de kılıçlarımızı ona asalım:
Rasulullah (s.a.s) : " Allah-u Ekber! Yine aynı yol, yemin ederim ki İsrailoğullarının Musa'ya: " Ey Musa! Onların ilahları gibi bize de bir ilah yap" dedikleri gibi dediniz. Siz muhakkak sizden öncekilerin yaptıkları gibi yapacaksınız." ( Ahmed ve Tirmizi rivayet edip sahih dediler)" ( rkvekfr.blogspot. )

Ne acı ki, milletimiz bin yıldan buyana, ağaçlara çaput asmayı, mavi boncuk takmayı, kabirlerde mum yakmayı, onlardan yardım istemeyi ibadetleştirmiş, Kur'an'ın, İslam'ın tüm emirlerine karşı isyan ederek, kendi yanlarından, kendi düşünce ve kafalarından bir din icat etmişlerdir.

Muska yazmak, cin kovalamak amacıyla, mahalle aralarında, köşelerde, bucaklarda bir takım zavallı, cahil, hödük insanlar muska adına insanları kandırmakta, çıkar peşinde koşmaktadırlar!..
Bir kere, bu mevzuda ne kadar yasalar çıkarılırsa çıkarılsın, ne kadar yaptırımlar, müeyyideler uygulanırsa uygulansın, hırsızı, arsızı, muskacıyı önlemek mümkün değildir. Çünkü, vicdani duygular pörsümüş ise, insanları muska yazarak, cin kaçırarak korkutmak bir araç, bir vasıta haline dönüşmüş ise, bunu önlemek ancak bir öneri ile mümkündür. Kitleleri bilgilendirmek, insanları Kur'an'a yöneltmekle mümkündür.

Aksi halde, muska , cindar, cin kovalama, nazar, nazardan korunma vehimleri bitmemek üzere devam edecektir.
Şerafettin Özdemir

islam, camii, manzara
" Çünkü onlar yeryüzünde büyüklük taslıyor ve kötü tuzaklar kuruyorlardı. Halbuki kişi kazdığı kuyuya kendi düşer. Onlar öncekilerin kanunundan ( onlara uygulanandan ) başkasını mı bekliyorlar? Allah'ın kanununda asla bir değişme bulamazsın, Allah'ın kanununda kesinlikle bir sapma da bulamazsın." ( Fâtır sûresi, âyet 43 )

Dün olduğu gibi, günümüz dünyasında da, maalesef, Müslümanların Peygamber algısı çarpık, Kur'an ve Sünnet dışı anlatımlarla doldurulmuş, zenginleştirilmiş durumdadır. Tabii ki, bu abartmalarda, Kur'an çizgisinden sapmalarda, Yahudi ve Hristiyan dünyasını da taklit vardır. Nasıl ki, Hristiyan alemi, Hz. İsa'yı göklere uçurmuşlarsa, hemen Allah'ın sağ tarafında bir mevki, bir makam vermişlerse, bu tür bir makam veriş, Allah'a yükseltme meşguliyeti, düşüncesi, Müslümanları da, bilhassa tarikat çevrelerini, gelenekçi kesimleri de harekete geçirmiş, bunların da, işleri, güçleri, düşünceleri, zihin dünyaları , Resulullah (sav)'i Kur'an dışı çizgilere çekmek, Allah'ın ona vermiş olduğu vasıfları tamamen ters yüz ederek, İsa peygamber ile yarış yapar, hatta, ondan öte mevkilere, makamlara gitmiş, yapmışlardır!.. Onun içindir ki:

"Toplumumuzda genel itibariyle yanlış bir Sünnet algısı buna bağlı olarak da yanlış bir Peygamber tasavvuru hüküm sürmektedir. Gelenekçi ve Yenilikçi şeklinde yapılan tanımlamalar, Peygambere sadece kendilerinin bağlı olduklarını ve Peygamberin sünnetini yaşattıklarını iddia edenler, biz ve bizim gibi uydurma rivayetlerle, Peygamberimizin Kur'an'a uygun ve örtüşen sözlerinden oluşan Hadisler noktasındaki hassasiyetimizi anlamayıp bizleri de Sünnet düşmanı olarak görmeleri ve bu şekilde lanse etmeleri gerçekten ironik bir durumdur.
Evet gelenekçilerin klasik bir yöntemi olarak karşısındakini sapık ilan etmek, dinsiz göstermek ve her türlü iftirayı ve çamuru atmak suretiyle yaptıkları bu karalamalar bizim için sorun teşkil etmiyor. Bizler vahiyle inşa yolunda gayret gösteriyor ve onların nitelemelerinden uzak olduğumuzu beyan ediyoruz.
Fakat işin acı yanı daha Sünnet kavramının Kur'an'daki karşılığı nedir? Sünnetullah ne demektir? Allah kendisinin dışında başka birinin sünneti olmasına nasıl bakar? gibi soruların cevaplarından bihaber olanların yaptıkları bu sığ eleştiriler gerçekten tutarsızdır. " 

" Allah'ın önceden geçenler hakkındaki kanunu budur. Allah'ın kanununda asla bir değişiklik bulamazsın." ( Ahzâb sûresi, âyet 62)
Ne yazık ki, Resulullah (sav)'in, evrensel peygamberliğini bir tarafa bırakmış, onun tüm insanlığın peygamberi oluş vasfını, bir millete, bir bölgeye, indirgeyerek, onun adına bir hayli uyduruk, saçma, Kur'an dışı basit, yüzeysel davranışları sünnet diye toplumlara lanse etmeye çalışmışlardır.

Kadisiye kahramanları, basit , sıradan giysilerle, parmaklarındaki gümüş yüzüklerle çalım satmıyor, günümüzde olduğu gibi, kılmış oldukları üç-beş rekat nafile namazı, orada, burada reklam etmiyorlardı!.. Tutmuş oldukları, bir kaç günlük nafile oruçlarını, camii avlularında, mescit köşelerinde kimselere duyurmuyor, ülke ülke, kıt'a kıt'a fetihde bulunuyorlardı.

İğdiş edilmiş/hadımlaştırılmış Peygamber algısı, Müslümanları bir yere taşıması, götürmesi mümkün değildir!.. Çünkü, aziz peygamberin hedefi, gayesi ve ileriye yönelik düşüncesi, tüm insanlığı kapsayacak, kurtaracak şekilde bir peygamberlik yapmak, beşeri, Kur'anî emirler doğrultusunda irşad ederek kurtarmaktı.

Hakikaten, evvel emirde, yaşamış olduğu bölgede müşrikliği, putçuluğu bitirmiş, aynı düşüncenin tüm dünyayı sarmalamasını da arzu ediyordu. Öyle ki, San'a'dan yolculuğa çıkan bir yolcu Hadramevt'te mola versin, her an, her yerde kendini emniyette hissetsin, Allah'a karşı kulluk görevlerini yerine getirsindi.

Ama, ne hazindir ki, günümüz dünyasında, yanlış Peygamber algısı sebebiyle, İslam ülkeleri birbirini kırmakta, birbirlerini öldürmekte, birbirlerinin üzerlerine şarapnel bombaları yağdırmakta, daha olmadı yüzlerce uçaklarla Yemen milleti bombalanmakta, Irak yerle bir edilmekte, Suriye'de taş taş üstünde konmamaktadır!..

Aziz peygamberimizin mesajlarını, gerçek yaşamını, Kur'anî halini çok iyi analiz ve tahlil etmeliyiz!.. İbadetleri, müttakiliği, ihlası, samimiyeti, infak düşüncesi, beşeri ilişkileri, insanlar arasında kavim, kabile, sınıf ayırımı yapmaması, evlilik düşüncesi, kadınlara karşı sevgi ve saygısı, eşitlik, adalet, hukuk ölçüleri ve anlayışı bizler için baş tacı olmalıdır!

Resulullah (sav)'in çocuklara karşı şefkati, sevgisi, onları bağrına basması, kadınları, dinleyip, onların sorunlarına çare olması, mescitde , Cuma hutbesinde bile hanımların sorularına anında cevap vermesi, daha olmadı hanımları vasıtasıyla hanımların özel hallerine İslam'ı bakış acısını, Kur'an'ın emirlerini tek tek bildirmesi, duyurması önemli mes'elelerdir!.. Şu ayeti kerimeyi birlikte okuyalım:
" ( Deki): Allah'dan başka bir hakem mi arayacağım? Halbuki size Kitab'ı açık olarak indiren O'dur. Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler, Kur'an'ın gerçekten Rabbin tarafından indirilmiş olduğunu bilirler. Sakın şüpheye düşenlerden olma!" ( En'am sûresi, âyet 114)

Onun içindir ki, günümüz Müslümanlarının yapacakları tek şey bulunmaktadır. Hz. Peygamberimiz (sav)'i yakinen tanımak, onun evrensel mesajlarının ne olduğunu bilmek, tüm hayatını bilmek ve nefsimize, ailemize, toplumumuza da yansıtmak en büyük görevimiz olmalıdır.  Rabbimiz, Aziz milletimize İslamî, Kur'anî güzellikler bahşeylesin. Selam ve dua ile..
Şerafettin Özdemir

cami çiçek sultanahmet
"Andolsun, cehennem için cinlerden ve insanlardan çok sayıda kişi yarattık (hazırladık). Kalpleri vardır kavrayıp-anlamazlar, gözleri vardır bununla görmezler, kulakları vardır bununla işitmezler. Bunlar hayvanlar gibidir, hatta daha aşağılıktırlar. İşte bunlar gafil olanlardır." (Araf sûresi, âyet 179)

Daha önceki yazılarımda da izah etmeye çalıştığım gibi, tarihte vuku bulmuş, acı, vahşet içeren Kerbela olayı ile aziz milletimizin hiç bir bağı, bağlantısı bulunmamaktadır. Tabii ki, bu vahşet dolu taploda haklı taraf belli, günaha batan, cürüm işleyen taraf ortadadır. Millet olarak, kavim olarak Kureyş insanlarıdır. Sülale olarak Beni Haşim kabilesinden, Resulullah (sav)'in torunu Hz. Hüseyin (ra) ve Beni Ümeyye kabilesinden Yezid arasında geçen bir faciadır!.. 

Mes'eleyi tarihe götürdüğümüz zaman, haklı, haksız muvacehesinden baktığımız an, insanlığın % 95'i Hz. Hüseyin (ra)'ın kıyamını haklı bulacak, yiğitliğini, İslami yürüyüşünü alkışlayacaktır. Ya Muaviye ve Yezid cephesi ? Örneğin; Anadolu topraklarında, mumla arasanız bir Muaviye, bir Yezid ismine rast gelmiş olmayacaksınız. Demek ki, Müslüman Türk insanı, tüm sahabe-i kiram gibi, Ebu Hanife, Süfyanı Sevri vb. müçtehidler gibi Hz. Ali sevdalışı, Hz. Hüseyin bendesidir. O halde, Türkiye topraklarında niçin Alevilik-Sünnilik sürtüşmesi, cedelleşmesi, vurması, kırması, düellosu bulunmaktadır? Sanırım, bu sorunun cevabı şu olacaktır: Cehalet, bilgisizlik, bağnazlık, mezhep taassubu, Kur'an bilmemektir!.. Şu şiirime birlikte kulak verelim: Bu millet bir bütün, bütün kalacak!.. 

"Asker olduk, cephe cephe savaştık, 
Vatan için haykırarak, yarıştık, 
İyilikte, güzellikte barıştık, 
Bu millet bir bütün, bütün kalacak. 
x
 Mâbedler birliğin, sembolü oldu, 
Minarede ezân, kalplere doldu, 
Sıklaştıkça saflar, nefret son buldu,
 Bu millet bir bütün, bütün kalacak!" 
(Ş. Özdemir) 

Bu noktadan hareketle, şu hususu açık açık iddia etmek zorundayım. Bu millet, tarihin her anında bir ve beraber olmuş, Çanakkale'de koyun koyuna yatan, Yemen'de vatan hasreti çeken, Bingazi'de şehit düşen , aynı kaderi paylaşan, aynı acıyı, ıstırabı, zulmü, açlığı, fakirliği, çileyi beraber çeken bir millettir!.. Öyleyse, niçin bir ve beraber değiliz? Mezhepsel tartışmaları, ayrılıkları bir taraf ederek, bir noktada birleşemiyoruz? Sözü, sayın Bülent Bakiler beye bırakacak olursam, bakın neler söylemektedir!.. 

Alevi vatandaşlarımız, Türk vatanının insanlarıdır. Mezhepleri ne olursa olsun, cem evlerinde hangi istikamette bir hizmet verilirse verilsin Müslümandır ve Sünni kesimlerin de böyle bilmesi lazımdır. Aksi halde, bu kitleyi yadırgarsak, kınarsak, töhmet altında bulundurursak, " Kızılbaş" " Alevi" " Tahtacı" " Nusayri" " Fellah" vb. şekillerde mantıksızca suçlarsak, korkarim ki, bu büyük kitle Türkiye'ye, Türkiye devletine, hacılara, hocalara kırılacak ve küsgünlüğü devam edecektir. 

Öyleyse, elmas ruhlu Ebubekir olmalıyız!.. Hoş görü sahibi, seven, herkesi kucaklayan bir millet olmak durumundayız!.. Aksi halde, kömür ruhlu Ebu Cehil'in yapmış olduğunu işlemiş, haksızlık, hakka tecavüz, suiistimal, benlik, gurur, kibir duygularının içerisinde zaman geçmiş olur, boşa geçmiş zamandan da Müslümanlar mes'ul olacaktır.

Kendi milletimizin bir parçası olan Alevilik ve Sünnilik mes'elesini dış mihraklar, Almanya gibi ülkeler tartışırsa, değerlendirmiş olursa, ayıbın ayıbı , günahın günahı olacaktır!.. Bazan, Almanya basınını takip etmekteyim. Alevilik konusunu, Almanya siyasilerinin, yazarlarının, çizerlerinin, mütefekkirlerinin gündemde tutması, değerlendirmesi bizleri ürkütmektedir. Sanki, Lüther'in intikamını alırcasına, arka çıkmaları pek de hoş bir görüntü değildir. 

Çünkü, ben bu davranışta ard niyet sezinlemekte, böylesi düşünceleri iyiliğe yormamaktayım. Çünkü, Alevilik, Sünnilik, Kürt, Türk vb. sorunlar, bu milletin halledeceği işlerdir. Dışardan gazel okumaya hiç mi hiç gereksinim bulunmamaktadır. Ülkemiz büyük, milletimiz şanlı bir geçmişe sahip, yani, Çanakkale devri değil ki, bu milletin çocuklarını kobay gibi kullansınlar, bu milletin çocukları 253 bin şehid verirken, bir o kadarda yaralı gazi olurken, müttefikimiz Almanya'nın bu çarpışmalarda kaç askeri ölmüştür? Bunu bilmemiz lazımdır. Rabbimiz, Aziz milletimize, birlik, beraberlik, dirlik ve düzen lütfetsin. Selam ve dua ile. 
(Şerafettin Özdemir)

kuran-ı kerim, kuran
"Ey iman edenler! Eğer Allah'tan korkarsanız O, size iyi ile kötüyü ayırdedecek bir anlayış verir, suçlarınızı örter ve sizi bağışlar. Çünkü Allah büyük lütuf sahibidir. " (Enfâl sûresi, âyet 29)

Yeryüzünde, en çok basımı yapılan kitap Kur'an'ı Kerim'dir. Bunu nereden anlıyoruz? Müslümanların evlerine nazar ettiğimiz zaman görürüz ki, her evde, aşağı-yukarı üç beş tane Kur'an'ı Kerim bulunmaktadır.

Camilerimizde öyledir. Örneğin, Kabe'ye gittiğiniz zaman görülecektir ki, raflar, pencere önleri, direklerin yüksek dipleri yığın yığın yüce Kur'an'la dop doludur. 

Ancak müslüman olarak Kur'an'ı Kerim'in bol olması ile ne kadar sevinç duysak da, en az okunan yine Kur'an'ın olması sebebiyle de, üzülüyor, kahrı perişan oluyoruz. Diğer bir anlatımla şu hususu hatırlatmakta bir beis yoktur.

Müslümanlar ha bire bol bol hatim indirmelerine rağmen, hatta, bin bir hatimlerle iştigal olunmasına binaen, yine büyük bir eksikliğin göz önünde olduğu bilinmektedir. Niçin okumuş olduğumuz hatimleri aza indiripde, okumuş olduğumuz hatimleri anlamaya çalışmıyoruz?

" Elmalılı Hamdi Yazır Kadir Suresi tefsirinde:

Kadir gecesi Kur'an'ın nazil olduğu ve sabahında da Bedir zaferinin yaşandığı gecedir buyurmaktadır.
"Yevmul Furkan" Furkan günü, hakkı batıldan, Müslümanı kâfirden ayıran gündür. Çünkü ilk defa kâfirlerle Müslümanlar karşı karşıya gelmiş safları belli olmuş, Allah için can alınmış, can verilmiştir.

Furkan safları, duruşları, anlayışları, yorumları, sevgileri ve buğuzları belli eder. Furkan, sahibi sevdiğinde Allah için sever, buğz ettiğinde Allah için buğz eder. Bu gün saflar ve niyetler belli değildir.

At izi ile it izinin birbirine karıştığı bir zamandır. Bu gün başını açan, hizmet için sakalını kesen, tebliğ için faiz yiyen, ülke menfaatleri için deyip, Kur'an'dan kılıf bulup, yapılanların Kur'an'a hizmet için olduğunu söylemektedir. Bunlar büyük yalan ve iftiradır. Allah (cc) elbette hesap gününü beklemektedir. Bunların asıl niyetleri ilah gibi taptıkları Batı'yı taklit ve Müslümanlara ihanettir.

Kur'an elinde iken Müslüman rönesans, reform, hümanizm, insan hakları, hayvan hakları, batı, müzik, futbol, mc donald's, coca cola bunların hepsini sevebilir. Ama Furkan kalbinizde Furkan tüm hücrelerine kadar işlenmiş iken, hakkı ve batılı birbirinden ayırmaya başladığınızda bunların hiçbirini sevemezsiniz.

Salt bir Kur'an anlayışı değildir bu. Bereket umulan bir fanus gibi evimizi yangın ve hırsıza karşı koruduğuna inanıldığı için duvarlarınıza asılan bir kitaptan söz etmiyoruz. Hayata hükmeden, eşimizi, işimizi, giyim tarzımızdan saç tıraşımızı eğlence anlayışından gece nasıl uyunura kadar hayatın hiç bir alanını boş bırakmayan bir kitaptan söz ediyoruz.

Sadece ölümüz, sünnetimiz, düğünümüz, mübarek gün ve gecelerimiz de müracaat edilen bir kitaptan söz etmiyoruz. Hayat kitabımızdan Anayasa'mızdan bahsediyoruz. Ne zaman ki Kur'ân Anayasamız olur işte o zaman Furkan'a dönüşür. Furkan'a dönüşmeyen Kur'an dönüştürmez ve bizim için hiç bir faydası olmaz.

Burada şu soru geliyor akla: Bu ülkede yaşayan ve ben Müslümanım diyenlerin evlerinin kaçta kaçında T.C. Anayasası kitapçığı var acaba? Cevap kimsenin evinde... Peki, Allah'ın Anayasası olduğuna inandığımız Kur'an herkesin evinde varken hatta üçer beşer mevcutken ve biz O kitaba göre yaşamak zorunda olduğumuzu da biliyorken, nasıl olurda Allah'ın hükümleri bu topraklarda  işlemez?
Anayasa Allah'ın kitabına göre düzenlenmez. En ilginç olanı Müslümanlar neden bundan rahatsız olmazlar? Görüyoruz ki evde asılan, elde taşınan kucakta tilavet okunan kitabın fayda vermediği aşikârdır.

Kur'an korumazsan korumaz. Kollamazsan kollamaz. Kollamamıza, korumamıza ihtiyacı yoktur. Ama içindeki emir nehiylere göre yaşamak zorunda olan bizlerin hayatını değiştirecek olan ayetlerindeki inceliklerdir. 
 
Bunun için sakınma gündeme gelmeli, bizim için hakkı Batıl'dan ayıran bir melekeye dönüşmesini beklemeliyiz. Bu ise Furkan'la gerçekleşir. Bu da o kitaptaki ayetleri günün navigasyonu görüp, Kur'an sokaklarında Kur'an'ın emrettiği şekilde yürümekle olur." ( bedir gençlik sitesi)

Yani, aziz kitabımızı Kur'ân; hayatımızı bütünüyle çepe çevre sarmalamalı, kuşatmalı, her alanı kaplamalıdır. Hatta, deyim yerindeyse, Müslümanın her nefesini bile kontrol altında tutarak, ona haramı haram, helali helal olarak bildirmelidir.

Müslümanların evlenmesinden tutunda, sünnet törenlerine, düğün merasimlerine, ölüm merasimlerine varıncaya kadar, hasta ziyaretleri, ölü definleri, kabir başındaki hal ve ahvalimize varıncaya kadar , Kur'ân'la oturup, Kur'ân'la kalkmalıyız.

Şûra sisteminden tutunda, meclisteki tutumuza varıncaya kadar, insani ilişkilerimiz, devletler arası tutumlarımız, yabancılarla yani, Müslüman olmayanlarla ilişkilerimize değin örnek alacağımız, baş vuracağımız kaynak Kur'ân olmalıdır.

Günümüz dünyasındaki, Kur'ân algı ve anlayışımız bu çizmiş olduğumuz profile uymamaktadır. Çünkü, bin yıldan bu yana, Kur'an'la oturup kalktık ama, onun içerisine nüfuz edemedik. Nüfuz edemediğimiz içinde, nesiller, sürekli ondan korkar olmuştur.
Hatta, bağışlayın!.. Kur'ân'ı, bir cin kovalama, peri kaçırma, şeytanı kovma kitabı olarak anlamış, bu niyetlede, çoğu evlerde çocukların beşikleri, kundakları içerisinde bile bez kılıflı, muşambalı Kur'ân saklanmaktadır!.. Niçin saklanmaktadır?

Anne-babalar, görünmeyen varlıkların, cinlerin, perilerin ve diğer şer güçlerinin çocuğa bir zararlarının dokunmaması içindir diyeceklerdir. Oysa, Kur'an vahyi tüm bu anlatılanlar için değildir. Kur'ân vahyi, insanlığın tüm hayatlarını kurtarmak, düzene sokmak, plan ve proğram üzere yaşamalarını temin etmek için vardır.

Keşke!.. Şöyle bilinseydi ve inanılsaydı!.. Kur'ân; yükseklere takıldığı zaman, anlayarak okunmadığı vakit birey ve toplumları şeytan çarpar diye inanılmış olunsaydı!.. Çünkü, şeytanın yaratılış amacı, Kur'ân'ın anlaşılmasını ve yaşanmasını önlemektir.


Kur'an'ın satırlardan sadırlara yansıma zamanını yaşamaktayız. Tabii ki, yine hatimler indireceğiz, yasinler okuyacağız, hatta, bin bir hatimleri bile okuyacağız, ama anlayarak okuyacağız ve sonra da emirlerini harfiyyen yaşayacağız.

Onu okumakla, zenginlerimiz, infaksız, zekatsız, teberrusuz, yardımlaşmasız mal stokları yapamayacaktır. Çünkü, Asr-ı Saadette böyleydi.. Hem Abdurrahman bin avf ve Hz. Osman gibi zenginler bulunuyordu, hem de, Ebu Zerr'i Gifari gibi, fedakar, dünyaya tekme sallamış mütevazi, takva adamları da bulunmaktaydı.

O dönemde, zekat kaçırma, Beytül mali dolandırmak, suiistimal etmek bulunmuyordu. Herkes payına düşene razı oluyor, " benim rızkım bu kadar" diye biliyordu.

Tüm bu anlatımlardan şu hususları çıkarmalıyız: Zamanımız, insanlarımız, bedbin ve huzursuzdur.. Okullarımız da çocuklarımız rahat ve mutlu değil, yarınlardan korkuyoruz!.. " Acaba, yarın ne olacağım?" diye bir hayli istifham dolu endişelerle baş başayız.

Bu haklı ve yerinde endişelerden kurtulmamız için, tek çare ehl-i Kur'ân olmamız, her halimizi, tüm yaşantımızı ona havale etmemiz gerekmektedir. Kur'ân'ın, hayata intibak etmesi içinde, Kur'ân adamlarına büyük büyük vazifeler düşmektedir. Onlar, Kur'an'a zemin hazırlayacaklar, yaşama yansıması için, çaba, sayü gayret göstereceklerdir.

Rabbimiz!.. Bu anları, bu mutluluğu bizlere yaşatsın!.. Selâm ve dua ile..
Şerafettin Özdemir

islam asır idrak
Doğrudan doğruya Kur'an'dan alıp ilhamı,
Asrın idrakine, söyletmeliyiz İslam'ı. 

( M. Akif )

Her defasında merhum Akif'i rahmetle, dua ile andığımız gibi, bu günde, tekrar onu Fatihalarla, dualarla anıyor, yine hayırla yad ediyor, makamının cennet olmasını niyaz ediyorum. Çünkü, ümmet ve millet olarak, elimizde muazzam Kur'an gibi sağlam bir ip ve kaynak olmasına rağmen, maalesef, imrenilecek, gıpta edilecek bir noktada değiliz. 

Ümmeti, cehalet, gerilik, vuruşma, kırışma, mezhepçilik, ayrılık, bölünmüş, terör belası, kıtal hadiseleri, içten içe Müslümanların birbirlerini öldürmeleri , kokuşmuşluğun, rezaletin, çirkinliğin tezahürüdür.

Ben, bu yazımla, Ümmetin içerisinde debelenmekte olduğunun sebeplerini, niçinlerini, nedenlerini, sayın Prof. Dr. M. S. Hatipoğlu hocamızın bir yazısını referans alarak cevaplandırmış olacağım:

" Ümit Aktaş: Kitabınızda ümmete de değiniyorsunuz. İslam'ın bir Medine tecrübesi var. Orada Yahudiler ile barış içinde yaşamak üzere bir sözleşme akdediliyor. Bu gün ise Yahudilerle savaş halindeyiz. Ümmet olma şuuru ve İslam kültürü bağlamında genel anlamda bir geriye gidiş söz konusu sanki. Kitapta İmam-ı Azam'ın gayrı müslimlerin Mekke'ye girmesi görüşünden de bahsediyorsunuz . Mesela gayrimüslimler orayı ziyaret etseler, İslam'a yönelik bir ilgi ve yumuşama oluşmaz mı? Genel anlamda bir katılaşma ve tereddi var!
Hatipoğlu: İslam kültürü üzerine yapılan çalışmalar, ilk dönem dahil, tertibli ve düzenli bir şekilde tenkidli olarak tesbit edilmiş olsaydı, bu değişimlerin hangisinin Peygamber Efendimizin zihnî yapısına uygun veya uygun olmadığını söyleme imkânı elde ederdik.
Fakat böyle tarihî kültürel bir çalışma bizde yapılmış değildir. Bunu biz hayatımızın her safhasında görüyoruz. Siz sokağa çıktığınız zaman sizi tanımayan bir hanım kardeşiniz size selam verebiliyor mu? Ama biz Sünnet malzemelerinde, Peygamber döneminde hanımların tanımadıkları erkeklere selam verdiklerini bulabiliyoruz. Şimdi hangi davranış İslami olur?
Şimdi bize zaman değişti ve selam vermemek daha hayırlıdır diyecekler. Aynı düşünce şeklini başka alanlarda kullanmaya kalkarsak, buna cevaz vermezler. Ben bir yazımda da bahsettim, kitaplarda da var. Birinci asrın sonunda İbnu'l-Varrâk diye meşhur muhaddis bir âlim, ( Ahmed ibn-i Hanbel'in Ahkâmu'n-Nisâ' adlı kitabında gördüm) aktardığı rivayetlerde, kadınların tanımadığı erkeklere selam verdiği ve birlikte yemek yediği haberleri var.
Bu gün ise kadın parmağını bile dışarı çıkarmamalı denmekte. Bakın İslami hayat ne kadar değişmeye mâruz kalmıştır. Şimdi ben Hakîm-i Tirmizî merhumun Nevâdiru'l- Usul'ünde hanımların okumasını yasaklayan bir hadis okuduğum zaman, dehşet içinde kaldım.
Bir muhaddis âlim bunu nasıl yazar, diye. Benim kültürümde bunların hepsi yaşanmış, erkeklere öğreten kadınlar var. Sen bunu nasıl hadîs diye yazarsın? Altta düştüğü not amacını ele veriyor. Yazıyı öğrenen kadın dışarı ile iletişim kurar korkusu yozlaşmaya neden olur diye.
Dışarıdaki adam kim? Ermeni'mi, Rus'mu, Alman'mı, hayır Müslümandır. O zaman dışarıdaki adamı terbiye etsene. Dışarıdaki adamı terbiye edemeyince geçici bir önlem olarak kadınlarını muhafaza etmeye çalışıyor."( fikribeyan | S. Hatipoğlu)
Sayın Hatioğlu hocamız, çok ilginç, çok müthiş bir konuya temas etmiştir. İslam diyarlarında, hanım, sokağa çıkmaktan korkmakta, yazı öğrenmesi, kitap okuması men edilmektedir!.. Çok çok tuhaf değil mi? Ne demek, hem beş vakit ezanlar okunacak, mescidler dolacak, kürsülerde vaazlar verilecek, ama, kitlenin yarı kesimi olan hanımlara, bir zarar, bir tedhiş meydana gelmemesi için onlara bazı yaptırımlar uygulanacak?..

Bendeniz, 25 yıldan beri, bir Batı ülkesinde yaşamaktayım. Bulunduğum straatta ( sokakta) yabancı komşularım ikamet etmektedir. Çinliler, Hollandalılar, Almanlar, Iraklılar, İranlılar, Faslılar vb. her çeşit milletten, ülkeden insanlar bulunmaktadır. 

Ama, sizleri temin ederim ki, bu insanlar arasında katiyyen bir dedikodu, taciz, gözle nazar bile olmamaktadır. Niçin ve neden? Tesadüfen ilk kez karşılaşıldığında herkes birbirine " Hallo-merhaba" derken, ikinci defasında aynı kişiye bakılması, hoş karşılanmamakta, derhal ikinci defa " Hallo" ile uyarılmaktadır. 

Ülkemize bakıyoruz: Sokak ortalarında kadın-erkek kavgaları, tacizler, el-kol işaretleri, takip etme, dolmuşlarda, halk otobüslerinde her an yaşanılan sürtünme kavgaları, düşünen, tefekkür eden Müslümanları derinden sarsmakta, incitmektedir. 

Daha doğrusu, İslam'ı, asrın idrakine söyletemiyoruz. Müslümanız ama, okumayan, İslam'ı bilmeyen, anlamayan Müslümanız. Camilere gidiyoruz ama, namazlarımızı şuurlu, bilinçli bir şekilde değil de, " namazını kılıyormuş" desinler diye ibadet yapıyoruz!.. Bu tür ibadetler de , bizleri hiç bir yere taşımamaktadır!.. 

" Ümit Aktaş: İslam dünyası kendi komplekslerini aşması gerekiyor. Örneğin kölelik mevzuu. İslam dünyasında hâlen bu durumu savunan âlimler (!) var. Batıyı takip ederek kölelik durumunu ortadan kaldırabiliyorsak bu bir sorundur.
Hatipoğlu: Niye kaldıramamış, çünkü o konuyu kitabında görmüş. Şimdi tekraren belirtmekte fayda görüyorum. Yani 21. asrın münevver Müslümanlarının bu meseleleri halletmeleri ve bu çelişkilerden bizi kurtarmaları gerekiyor.
Diyanetimiz bu gün başta Kur'an mealleri olmak üzere çeşitli yayımlar yapıyor. Tefsir, meal yayımı yapan başka yayınevleri de başta olmak üzere " Hırsızlık yapanın elini kesin." ayetinin mealini değiştirebiliyor mu? Yayımlanan meallerde aynen konuluyor ve hiçbir izah da bulunmuyor. Bunu okuyan bir vatandaş çelişkiye düşmez mi? Uygulama ile söylem farklılığı sorun oluşturmaz mı? O zaman senin bir ilahiyatçı olarak görevin Demirel gibi kenarından geçmek değil, izahını yapabilmektir." ( a. g. site. M. S. Hatipoğlu)

Bir ülke düşünün ki, çoğu insanlar açlıkla, yoklukla , maddi sıkıntılarla mücadele etmektedir. Camii kapılarının önleri, köşe başları, sokaklar dilencilerden geçilmemektedir. Böyle bir ülkede hırsızlık vuku buluyor ise, ne yapmak lazım? 

Buyurun isterseniz karnını doyurmak için hırsızlık yapanların ellerini kesiniz!.. Oysa, büyük inkılapçı Hz.Ömer (ra)'ın dönemine göz atacak olursak, Hz. Ömer (ra); kıtlık yıllarında hırsızlık yapanlara ceza vermemiş, ne ellerinin kesilmesini, nede her hangi bir yaptırım uygulamamıştır!.. 

Demek ki, İslami emirleri, çağa taşıyacak alimlere ihtiyaç bulunmaktadır. Öylesi, ilmihallerine lüzumsuz bilgileri doldurup, milletimizin düşüncelerini meşgul eden alimler değil. Örneğin, kuyuya fare düşmesi, şu kadar su çekilmesi vb. bir hayli fuzuli bilgiler.. 

Rabbimiz!.. Müslümanlara bilgi ve bilinç, anlayış ve fehim lütfetsin!.. Selam ve dua ile..
Şerafettin Özdemir

Author Name

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *