Kategori: "islam"

islam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

patron, işçi, namaz, islam, işveren
Babamın yıllar öncesinden anlattığı bir anı geldi aklıma… O zamanlar çocuktum. Babam Almanya'da büyük bir fabrikada çalışıyordu. İş esnasında namaz kılar daha sonra da çalışmadığı süreleri fabrikadan geç çıkarak telafi edermiş.

 İşçilerden bazıları babamı şikayet etmişler… İş yeri sahibi: madem dininiz icabı namaz kılmak zorundasınız neden diğer işçiler namaz kılmıyorlar? Demiş... Babam da ona; her Hristiyan kilise ye gitmiyor değil mi? İsterseniz müftülüğe sorun demiş. Müftülüğü aramışlar. Müftü, Savaşta dahi olsa namazın kılınması gerektiğinden bahsetmiş… İş yeri sahibi babamın namaz için kararlığını bundan böyle çift maaş ve haftada bir gün ekstradan izin vererek ödüllendirmiş… Bunu duyan diğer işçiler namaz kılmak isteseler de izin verilmemiş…

Bazı iş yeri sahipleri namaz kılan eleman tercih ederler… Kazançlarının namaz kılanlara gitmesini, onlara destek olunmasını isterler… O iş yerindeki namaz kılmayan herhangi bir ele man şöyle düşünebilir:

_ 'Benim namaz kılmamamı patron hoş karşılamayabilir… En azından onun yanında namaz kılayım...' Burada rızık endişesi ve patronu razı etme durumu vardır… Namaz kılmamaktan daha tehlikeli bir durum… Şirk durumundan bahsediyorum… Patronun gözüne girmek için kılınan namaz tat vermeyecektir kuşkusuz… Ödülü insanlardan beklenen bir amelin ahiretteki karşılığı yaman olur… Patronun gözüne girmek için namaz kılan bir insan işten atıldığı gün namazı terk eder… Haliyle de Allah’ın rızasını kazanmak için namaz kılamayacağını düşünür…
Patronun gözüne girmek için namaz kılanlara  tavsiyem:

1- Unutmayın ki patronunuza da, size de Allah rızık veriyor…

2- İşe girerken patronunuzla açık açık konuşun… Namaz kılmadığınızı ve kılma sözü de vermediğinizi açıkça söyleyin… Böylelikle muhtemel bir şirke düşme durumundan kurtulmuş olursunuz…

3- Patronunuz ve diğer çalışanlar namazdayken onların niçin namaz kıldıklarını düşünün.

4- Namaz kılmadığınız an Allah'a ihtiyacınızın olmadığını! (hâşâ!) düşünün… Bu düşünce sizi sıkıntıya ve Allah'a karşı mahcup bir duruma sokacaktır…

5- Onlar namazdayken imkân dâhilinde onların namazlarını izleyin… Hayatlarından, onurlarından, kişiliklerinden neler kazanıyorlar / kaybediyorlar… Ki kaybetmediklerini göreceksin…

müslüman eş namaz
Eş baskısıyla kılınan namaz bir üst başlıkta açıklamaya çalıştığımız gibi Allah'ın razı olmadığı namazlardan biridir… Daha çok bayanların eşleri tarafından namaz için tehdit edildikleri görülür… Bir bayanın namaz kılmaması eşini üzer kuşkusuz… Namaz kılan bir eş şu psikolojidedir:
 'Allah'ın sevmediği, değer vermediği bir insana ben ne diye değer vereyim! Ben ailemden sorumluyum. Yarın bana sorulur. Namaz kılmayan bir insan diğer ibadetlerinde de tavizler verecektir kuşkusuz… Ailedeki diğer fertler üzerinde de olumsuz tesir yapacağından oldukça sıkıntılı günler geçecektir…

Namaz kılmayan bir eş evde gizli bir düşman olarak görülür. Bir an önce namaza başlaması istenir. Niçin namaz kılmadığı araştırılmadan, tatlı bir dille ikna edilmeye çalışmadan, ailenin diğer fertlerinden destek talebinde bulunmadan, namaz kılanların ve kılmayanların Allah katındaki konumları anlatmadan hemen namaz kılması istenir…

Eşinin hatırı için namaz kılmaya başlayan bir insan ikilem ara sında kalacaktır… Eş baskısı sonucu kılınan namaz sıkıntı vereceğinden her iki tarafın da rızası kazanılamamış olacaktır… Geçenlerde Diyarbakır'dan bir okuyucu aradı:

_ Feyzullah abi eşim namaz kılmıyor. Bu beni çok üzüyor… Ne yapmamı tavsiye edersiniz? Dedi.

Aramızda şu konuşma geçti;

> _ Evlendiğinizde namaz kılıyor muydunuz? 
_ Hayır, abi ikimiz de kılmıyorduk.
_ Eşiniz sizi seviyor mu? 
_ Seviyor abi…
_ İşin kolay o zaman… 
_ Nasıl abi? 
_ Ona Allahın vermiş olduğu ikramlardan bahset. Eşinin Allah'a karşı mahcup olmasını sağla… Ve bir süre sabret… Namazla Allah'a teşekkür edilmesinden bahset… Birkaç tavsiyede bulunduktan sonra telefonu kapadık…

Baskı sonucu namaz kılan bir insan ilerisi için ümitsiz olur… Hiçbir zaman gönülden namaz kılamayacağı kanaatine varır… Şöyle birkaç misal verelim… Herhangi bir yörenin en meşhur yemeğinin hazır olduğu bir sofraya davet ediliyorsunuz… Ama karnınız tıka basa dolu… Yoğun bir ısrar sonucu sofraya oturup birkaç kaşık alıyorsunuz… Sofraya aç oturan bir insanın alacağı lezzeti almanız imkânsızdır… Söz konusu olan yemek sizin için oldukça sıradan bir yemek türü olarak kalacak hafızalarınızda…

Namaz böyledir… Üşenerek kılınan namaz ciddi bir yorgunluk ve sıkıntı verir… Hayatı çekilmez kılar… İlerisi için ümitsizlik baş gösterir ve devam edeceğimi zannetmiyorum diyerek bırakılır… Eşi tarafından baskı altında olanlara şunları tavsiye ederim:

1- Eşinizden zaman isteyin
2- Niçin namaz kılmanız gerektiğini iyi araştırın
3- Namaz kılanlarla beraber olun bir süre
4- Kendi cennetinizi düşünün
5- Eşinize karşı cephe almayın

aile baskısı
Bu konuyu iki alt başlıkta inceleyelim; Birincisi gelenekten dolayı kılınan namaz, ikincisi Anne-Baba baskısından dolayı yada aile baskısından dolayı kılınan namaz;

1- Gelenekten dolayı kılınan namaz 


Gelenekten dolayı namaz kılanları toplumumuzun hemen he men her kesiminde görmek mümkün… Anne ve babalarından gördükleri için namaz kılarlar… Buna hedefi olmayan na maz da diyebiliriz… Gelenek icabı kılınan namazların terki kolay olur… Ailede baskın olan kişilerin ölümü ya da benzer durumlarda gelenekte çözülmeler baş göstereceğinden namazlarda gevşeklik ortaya çıkacaktır… Önce namazlar gecikecek sonra teklemeler baş gösterecek sonra da Cuma ve teravih namazları elde kalacak…

2-Anne-baba baskısıyla kılınan namaz 


Birçoğumuz anne ya da baba baskısıyla namaza başladık… Kimimiz baskı sonucu kılınan namazın rayını değiştirdi, Allahın sevgisini kazanmak için kılınan namaza dönüştürdü, kimimiz de baskı sonucu namazdan soğudu, kimimiz; tamam kılıyoruz-kıldım diyerek yalan söyledi, kimimiz de bir daha asla namaz kılmayı düşünmedi… Okuyuculardan çok mailler alıyorum… Kimi nişanlısının namaz baskısından şikâyetçi olup: ''Ya Feyzullah abi nişanlım illa da namaz kılmamı istiyor. Allah için kılmadıktan sonra nişanlımı mutlu etmek için kılmak çok zoruma gidiyor. Sizce Allah namazımı kabul eder mi ki?'' diye serzenişte bulunuyorlar… Cevap olarak da: "Nişanlınızın hatırı için namaz kılmamakla çok haklısınız… Nişanlınız farkında olmadan sizi Allah'a şirk koşmaya davet ediyor…

Tabi bu davet şeytani bir niyetle yapılan bir davet değildir… Tamamen duygusal:) Peki neden davet karşısında bazen agresif olabiliyoruz? Yani nişanlımız ya da babamızın illa da namaz kılacaksın davetini masaya yatırıp kılmaya çalışmıyoruz? Şimdi bu psikolojiden çıkması muhtemel arızaları tespit etmeye çalışalım… Tabi bu arada davet yapan kişinin davet üslubundaki hatalar zincirini unutmuş değiliz…

Niçin namaz kılmamız gerektiği anlatılmayan ve namaz kılmayınca dünya ve ahirette başımıza gelecek sıkıntıları öğretilmeyen bir namaza davet edildiğimizi var sayalım… Kılmıyorum dediğimizde ise evlatlıktan rededilme ya da nişan bozulma tehditleriyle karşı karşıyayız… Namaz kıldığımızda ise mükâfat yine bunlardan… Yani ceza ve mükâfat bunlardan… İşte böylesi bir durumdan faydalanan şeytan, bize şöyle bir telkinde bulunmaz:

"Davet eden kişiyi boş ver… Sen davet edildiğin şeye bak!’’ Unutmayalım ki şeytan çok zeki… Baskıya maruz kalan kişinin yaşına, karakterine ve aile içindeki konumuna göre ayrı zarflar atar… Şimdi biz bu zarflardaki vesveselerden bir kaçını yazalım… Çevremizden gelen namaz baskıları olduğunda şeytandan gelen zarfta şu vesveseler vardır:

* Sana baskı yapacaklar ha!
* Allah'ı kandırmaya çalışmayı düşünmezsin herhalde değil mi?
* Onlar için kıldığında sana baskın gelmiş olacaklar… Onlar kim oluyor da sana baskı yapıyorlar!
* Allah dediği için değil de onlar dediği için kılacaksın öyle mi? Allah'ın yerinde sen olsan kabul eder misin? Ve benzeri vesveseler… Bu gibi durumlarla karşılaşan okuyuculara tavsiyem nişanlısına ya da babasına ya da namaz için baskı yapan herhangi bir kişiye:

* Senin için mi namaz kılmam gerekiyor yoksa Allah için mi namaz kılacağım? Deyin. Vereceği muhtemel cevap:
* Tabii ki Allah için kılman gerekiyor 'olacaktır… Siz de;
* O zaman bana niçin namaz kılmam gerektiğini anlatın. Namaz kılan bir babanın evladı olmam namaz kılmamı gerektirmiyor herhalde! Ya da namaz kılan bir insanın nişanlısı da namaz kılmalı değil herhalde! Madem bu kadar önemli nişanlınızın namaz kılması; neden nişanlanmadan önce sormadınız?

İnsanoğlu yapı itibariyle baskıyı hazmedemez… Ama bu namaz biraz farklı bir konu… Namaz; 'Madem öyle işte böyle' diyerek tavşana kızıp dağa küsmeye benzeyecek bir amel değildir… Nişanlınız-eşiniz ya da babanız size seçme özgürlüğü veren bir yemeğe davet etmiyorlar… Onların davetteki yanlışlığı sizi namazdan soğutmamalı… İnanın onlar iyi niyetle davet ediyorlar ama üslupta hata yapıyorlar… Sizin namaz kılmamakla ne kadar büyük bir yanlışın içinde olduğunuzu gördüklerinden hemen namaza başlamanızı arzuluyorlar…

Başkasının zorlamasıyla kılınan namaz çok sıkıntı verecektir… Önemli olan bu şekilde namaz kılma niyetini Allah rızasına çevirebilmek… Nefse en ağır geleni de işte budur… Çünkü şeytan sürekli: —Sen baban dediği için namaz kılıyorsun. Yoksa kılmazdın. Yarın Allaha ne diyeceksin? Diyerek namazdan soğutmaya çalışır… 'Böyle namaz kılmaktansa hiç namaz kılmamak en iyisidir.' Diyerek nefse en kolay gelen namazı terk etmek tercih edilir… Böylelikle ne bir başkasının baskısı altına girmiş olursunuz ne de Allah'ı kandırmaya çalışmış olursunuz!!! (haşa!) (gözlerinizi kapatarak) Düşünün ki Allah'ın huzurundasınız… Size de niçin namaz kılmadınız? Diyor… Ne cevap vermeyi düşünürsünüz?

—Allah'ım babama kızdım namazı bıraktım…
—Allah'ım nişanlıma kızdım namazı bıraktım…
—Allah'ım baskı yapanlara kızdım namazı bıraktım…

Sizce Allah-u Teala ne der size? Cevabı size bırakıyorum…

namaz-kılmak-salah
Allah emrettiği için namaz kılıyoruz. Namaz kılanların birçoğu bu sebepten dolayı namaz kılarlar… Allah namazı emrettiği için bunlar da Allah'ın emirlerine itaat etmelerinin gereğini çok iyi bildiklerinden namaz kılıyorlar…

Çok ilginçtir ki namaz kılmadıkları dönemde de Allah'ın emrettiklerini az çok biliyorlardı… Ne oldu bunlara da namaz kılın emrini işittikleri halde sonradan kılmaya başladılar? Yani emre çok sonraları itaat… Madem Allah'ın farz kıldığı ibadetler sizin için bu kadar önemli neden diğer farz olan ibadetlere bu kadar hassas değilsiniz? Aklıma gelmişken sorayım dedim.. Yanlış anlaşılmaya çok müsait bir şeyler anlatacağım.

Diyorum ki; Allah emrettiği için namaz kılıyorum diyenle, Allah'ı çok seviyorum, ve bana vermiş olduğu nimetlerin farkındayım ve O'na teşekkür etmek için namaz kılıyorum diyenlerin namazı bir olmaz. Allah emrettiği için namaz kılıyorum diyen bir insan zoraki olarak namaza yaklaşır… Yani; "Aslında kılmak ağır geliyor, ama ne yapalım bir defa farz kılınmış! Farz kılınmasaydı kıl mazdım!'' Dili böyle söylemese de bu şekilde yaklaşımların verdiği mesaj budur maalesef…

İbadetin şekli ne olursa olsun gönülden yapılmadıktan son ra ağır bir yükmüş gibi gelecektir…

"Namaz = Borç, Namaz = Ağır bir yük, Namaz = Napalım, mecbur" Olarak algılanacaktır…

Evet… Namaz; bir emir… Buna itiraz etmiyorum- hâşâ! Ben, sadece bir ibadete yaklaşım şeklimizin, o ibadetin uzun soluklu olmasına, ona ne kadar katkısı olabileceğine bakıyorum…  Bazı insanlar namazın bir emir olduğuna iman ederek-ki doğrudur bu-ömür boyu namaz kılabilirler… Buna bir şey diyen yok… Ama bir dönem kılmış ve tekrar bırakmış olanların sayısı da az değil…

Bunlar gerekli alt yapıyı oluşturmadan namaza yaklaştıklarında geri adım atma olasılığı bu sebepten yüksek olacaktır… "Emre itaat'' ya da"Emir sahibinin sevgisini, hoşnutluğunu kazanmaya çalışmak'' Emre itaat mantığında insan ile emir sahibinin iletişim bağlantısı kopuyor… Yani önünde bir ibadet var ve ifa edilmesini bekliyor… Hedef bir an önce o yükten kurtulmak. Durum böyle olunca da içi boş, huşusuz, duygusuz, tadsız bir namaz kılınmış oluyor…

Konumuzun dışına çıktık gibi gözükse de çıkmadık, içinde dolaşıyoruz… Devam ediyoruz; Allah emrettiği için namaz kılıyorum diyen kişiler eğer namazlarından tat almak istiyorlarsa;

1- Allah'ı tanımaya çalışsınlar
2- Namaz öncesi Allah ile (sevdiğim ile) buluşacağım psikolojisine girmeye çalışsınlar.
3- Bir vakit namaz kaçırdığınızda bu işin kazası var demeyin… Sevginin kazası olmaz…
4- Emri, sevgiye, tavsiyeye dönüştürmeye çalışın…

"Allah emrettiği için namaz kılmaya çalıştım ama devam ettiremedim'' diyorsanız; Bazı bilgilerden mahrum bir şekilde namaza yaklaşmışsınızdır diye düşünürüm… Neden? Çünkü Namaz kılmak fedakârlık ister… Fedakârlığa giden yol şu merhalelerden geçer;

1- Allah'ı tanımak
2- Allah ile muhabbete geçmek
3- Allah'ın verdiği nimetlerin farkına varmak
4- Allah'ı sevmek
5- Allah’a güvenmek.
6- Ve Allah'ın sevgisini kazanmak için fedakârlık yapmak...

 Bu sıraladığımız maddeleri bu başlık altında anlatmaya çalışmayacağım. Konumuzdan kopmak istemiyorum… Diğer bölümlerde yer yer izah etmeye çalışacağım inşallah… Şimdi de 2. ara başlığımızı ele alalım:

allah, teşekkür
Allah'ın bizlere olan ikramlarından dolayı  teşekkür etmek için kılınan namaz. Kanaatimizce kılınan namazların en anlamlısı… En içteni… En huşulusu… Kabule en yakın olanı… İnsanları yaratıp başıboş bırakmayan Allah-u teala  yer yüzü ve gökyüzünün tamamını insanların hizmetine vermiştir. İnsanlar yerler, içerler, sahile iner yüzerler, bulutla gölgelenir, buluttan sulanırlar, dağdaki ot ve kırıntılar süt ve et olarak düşer sofralarına, denizdeki balık kolay av olur kendilerine, havasıyla, manzarasıyla hep insanlara hizmet ederler…

Bu hizmet karşılıksız olmayacaktır elbet… İnsanlara güzel bir şekil veren Allah-u Teala bu hizmet karşılığında ihtiyacı olmamasına rağmen güzel bir teşekkür edilmeyi hak etmiyor mu dersiniz? Bakınız hayat kitabımızda bizlere neler neler verdiğini hatırlatıyor;

* "Gökten bir su indiren de O'dur. Biz bununla her tür bitkiyi çıkardık. Ondan da taze ve yeşil bitki(ler) çıkardık. Ondan da birbirinin üstüne binmiş (başak olmuş) taneler meydana getirdik. Hurma tomurcuğundan birbirine yakın salkımlar, birbirilerine hem benzeyen hem de benzemeyen üzüm bağları, zeytin ve nar bahçeleri de (bitiririz. Her birinin) meyvesine, bir (ham) meyve verdiği zaman, bir de olgunlaştığı zaman bakıverin. Şüphe yok ki bütün bunlarda iman edenler için birçok ayet vardır.''

* "Allah'ın gökten su indirdiğini görmedin mi? Biz onunla çeşitli türden meyveler çıkardık. Dağlardan beyaz, kırmızı çeşitli renklerde ve son derece siyah yollar (yaptık.)"

* "Davarlarda da sizin için elbette ibret vardır. Size onların karınlarındaki dışkı ile kanları arasından içenlerin boğazından kolaylıkla geçen halis bir süt içiriyoruz.

Allah-u Tealanın verdikleri bunlarla sınırlı değil tabiî ki. Açın buzdolabınızı, görün, gördüklerinizin tamamı hizmetimize sunulmuş… Bizlerden anlamlı ve içten bir teşekkür bekleyen Allah-u Teala bakın, nimetlerin farkında olmayan bizler için ne söylüyor;
3   En'am.99 4   Fatır.27 5   Nahl.66

"Gökte ve yerde nice belgeler vardır ki, yanlarından yüzlerini çevirerek geçerler.''

Dünya meşgalesi, kazanma hırsı ve nefsimizin istekleri çoğu şeyleri unutturdu bizlere… Oysaki ikram eden el teşekkür bekler… Bizler yeryüzünde nimetler içinde nankör nankör günümüzü gün ederken bakın Allah-u Teala bizlerin hallerinden nasıl bahsediyor;

"Şüphesiz Rabbin insanlara bir lütuf sahibidir. Fakat onların çoğu şükretmezler.''

Evet… Birçoğumuz bile bile ikram eden ele teşekkür etmedik… Devam ediyoruz;

"… Allah şükredenlere mükâfat verecektir''

"… Kim dünya nimetlerini isterse ona ondan veririz. Kim de ahiret sevabını isterse ona da ondan veririz. Biz şükredenleri mükâfatlandıracağız."

Yapacağımız teşekkür karşılık görecek ve cennet kapıları bizlere açılacak… İstenilen teşekkür ne onur kırıcı, ne yorucu, ne de bıkkınlık verici… Bu teşekkür çeşitlerinden biri de namazdır. Allah-u Teala kendisine namazla da teşekkür etmemizi istemiştir;

Namazla yapılan teşekkür 


Her ibadetin kendine özgü bir durumu olduğu gibi diğer ibadetlerle de bir ilişkisi vardır. Bu ibadetlerden birisi de namazdır. Namaz müslümanı muttaki yapan ibadet olarak önemlidir. Kur'an-ı kerimde namaz üzerinde sıkça durulmuş, namazın sadece şekle münhasır kılınacak fiziksel hareketler olmadığına özellikle dikkat çekilmiştir.
6   Yusuf.105 7   Neml.73 8   Al-i İmran 144 9   Al-i İmran 144

Kur'an-ı kerim, namazı her zikrettiğinde onun üzerinde ciddi manada tefekkür edilmesi, özünün yakalanmasının gerekliliği üzerinde durur. Kur'an'da namazın zikredildiği hiçbir ayette sadece namaz kılın ifadesi yoktur. Namazı ikame edin, namazı dosdoğru kılın yerli yerinde yapın ifadesi vardır.

"Şüphesiz ki namaz, insanı kötülüklerden, yanlış yapmaktan, aşırılıktan alıkor.''

 Denmektedir Her haliyle anlaşılıyor ki namaz bir denge halidir. Namaz: insan için, insanın nefsi için zor gelebilecek başka bir varlık önünde ayağa kalkmak, eğilmek ve yere kapanmak gibi bir muh tevaya sahiptir. Namaz, peygamberimizin buyurduğu gibi; mü'minin Allah'a olan yükselmesidir. Ve yine o'nun buyurduğu gibi namaz: insanın Allah'a karşı duruşunda alacağı pozisyonun rotası ve zeminidir İnsanı Allah’a bağlayan önemli farz ibadetlerden biridir namaz.

Müslümanın gün içerisinde sorumlulukları hatırlaması şuurlan ması, eksikliklerini ve fazlalıklarını fark etmesine neden olan iba dettir namaz Özellikle secde hali çok anlam ve muhtevaya sahiptir. Allah Resulü, secde: "Mü'minin rabbine en yakın olduğu andır'' Demektedir. Bu coşku ve heyecan verici hadisten, her Müslüman istifade edebilmenin imkân ve yollarını aramalı ve oluşturmaya çalışmalıdır Allah'la (c.c) konuşmak isteyen, görüşmek isteyen, ona derdini ve sıkıntısını açmak isteyen, onunla heyecanını, mutluluğunu paylaşmak isteyen namaz kılsın diyen peygamberimiz ne güzel söylemiş…
10   Ankebut–45

Namazla Allah'a nasıl bir mesaj ulaştırmış oluruz? 


Diğer dinlerdeki ibadetleri bildirme ve davet yöntemleri bakımından bir benzeri olmayan evrensel bir çağrı olan ezanla start alıp ve tüm dikkatiyle, tüm benliğiyle ve tüm şuuruyla kıya ma geçer müslümanımız… Allahu ekber! (Allah en büyüktür) tekbir lafzıyla teşekküre başlayıp ellerini bağlar. Artık müslümanımız Rabbinin rızasını kazanmak için, kendisine verilen nimetlere teşekkür için, Rabbinin büyük ve güçlü kendisinin ise Rabbine muhtaç ve aciz olduğunu ispat için ağaç gibi ayaktadır…

Hiçbir güç onun o ha lini bozamaz Artık Rabbiyle konuşma vakti gelmiştir. Besmeleden sonra subhaneke ile başlar Rabbini övmeye… Ey Allah'ım! Seni hamdin ile tesbih ve tenzih ederim. İsmin mübarektir. Azametin yücedir ve senden başka ilah yoktur.''dedikten sonra kur'an'ın ilk suresi olan fatiha'yla devam ederek yine Rabbine övgü dolu mesajlarla der ki:

 ''hamd: âlemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur. (O, aynı zamanda)rahmandır rahimdir. Din gününün (hesap)de sahibidir…''

namaz teşekkürdürMüslümanımız, fatiha'yı okurken Rabbimize ne dediğini bilir bir tavırla tevhidin zirvesine çıkıp şirkten uzak bir şekilde ayeti kabul eder ve der ki: ''Rabbimiz! Ancak sana ibadet eder ve ancak senden yardım dileriz.'' İbadetin ve yardım istemenin tek merciinin Rabbimiz olduğunu kabullenir bir vaziyette teşekkür/dua/yalvarma cümleleri ile dua eder: "Bizi doğru yola ulaştır. Kendine nimetler verdiğin kimselerin yoluna… Gazabına uğrayanların ve sapıkların yoluna değil'' der. Bir de kısa ya da uzunca bir ayet okuyup rükuya eğilir. Belki de bu güne kadar hiçbir güce, kuvvete, sisteme ve şahsa karşı yapmadığı bir pozisyon.

Gururlanmış bedenin bükülmesiyle yaptığı kulluğu dil ile devam ettirerek der ki: Subha ne Rabbi yelazim (yani yüce Rabbimi tesbih ve tenzih ederim)'' hem de 3,5,7 defa O pozisyonda da Rabbi'ni över ve düşünür: benim belimi kırıp, bu pozisyona gelmeme sebep ne? Kime karşı eğiliyorum? Elbette ki Rabbime karşı eğiliorum der ve bu pozisyonla sanki'' ey inananlar: rükû edin, secdeye varın, Rabb'inize kulluk edin. İyilik yapın ki saadete erişesiniz. Ayetini yaşar Rükûdan kalktıktan tekrar kıyama geçinceye kadar ki vakti de boşa harcamayıp: semi Allah'u limen hamideh (Allah kendisine hamd eden kulunu işitti/işitir) sözünü söyleyip Allah'ın rahmetini umarak rükûdan başını kaldırır.

Tabiî ki övgü dolu cümleler bununla da kalmayıp devam eder ve der ki: Rabbena lekel hamd(ey rabbimiz hamd sana mahsustur) Bu kadar hazırlık cümlelerinden sonra Rabbine çok yakın olma, onunla dostluğu arttırma, güzel olan her tür istek ve duada bulunmanın zamanı ve tavsiye edilen mekânına az kalmıştır. İnsanı, Rabbinin huzurunda iki büklüm yapan bir duruş.

"SECDE'' 


Sanki secde ile Rabbine şöyle der:

Rabbim senin huzurunda gururlanmış boynum ve burnum işte bak ayaklarımla bastığım yerde… Rabbim! Sen güçlü ve ibadete layıksın… Ben ise güçsüz ve sana muhtacım… Sana yemin ederim ki hiç kimsenin huzurunda boynumu (10cm) bile aşağı eğmedim. Bana olan ikramına ve büyüklüğüne karşı işte böyle iki büklüm olarak sana olan teşekkürümü secde ile ifade ediyorum… Sen beni bağışla Allah'ım… Çünkü sen Ğafur sun… Günahları bağışlayansın… Beni razı olduğun kullarından eyle! Ve sesli duaya gelinmiştir artık.''subhane Rabbiyel ala(ey yüce Rabbim! Seni noksan sıfatlardan tenzih ederim)''der ve düşünür. Kendisini bu duruma sokan sebep ne idi?

Secdeden ikinci kez kalktıktan sonra aynı hareketleri birkaç kez tekrarlayıp oturur. Artık müslümanımızın alnı pak ve parlaktır. Oturarak teşekkürden sonra sağ ve soldaki hafıza meleklerine selam verir ve namazını bitirir. Müslümanımız öyle bir teşekkür etmiştir ki: teşekkür ederken ne yorulmuştur, ne acı çekmiştir, ne de onuru kırılmıştır… Namaz bir arınma, bir hatırlatma ve teşekkürdür. Günde beş defa bu duygularla tekrarlandığında inanıyorum ki birçok kötülüklerden uzaklaşırız. Çünkü: muhakkak ki namaz hayâsızlıktan ve kötülükten alı kor…

namaz, deneme, başlamak
Bir kaç defa denedim ama alışacağımı zannetmediğim için bıraktım. Çoğu zaman her yaş gurubundan işittiğimiz bu mazeret, tedavisi en kolay mazeretlerden biri… Bu mazerete sığınan kişiler namazın kılınması gerektiğinin az da olsa farkındalar… Yani namaza karşı değiller… Sadece bir kaç deneme yapmışlar, kıldıkları namazın devamlı olacağına kanaat getiremeyince ilk başlığımızda anlattığımız mazerete sığınarak namazdan vazgeçmişler… Bu kişiler de şeytanın kurbanları arasında…

Ama bu kez şey tan, yardımcılarını da kullanarak muhataplarını namazdan soğutmaya çalışmış… Doğru bir şekilde öğrenildiğinde bırakılması mümkün gözükmeyen namaz; yanlış anlatım, eksik anlatım, yanlış anlama, ya da eksik anlamaya kurban gidince hayatımızdaki yeri oldukça sıkıntı oluşturacağından terki kolay olur… Şimdi bu bahanenin muhtemel çıkış ortamını bulmaya çalışalım…

Hangi durumlarda şeytan bu bahaneyi teklif eder muhatabına… Biraz kendi hayatımdan biraz da çevremdeki gözlemlerimden şu sonuca ulaştım: Aşağıdaki dört soruya verilen cevaptan çıkarabiliriz mazeretin çıkış noktasını…

1- Niçin namaz kılmak istedikleri,
2- Kendilerine namazın nasıl anlatıldığı,
3- Hangi ortamda namaz kıldıkları ve
4- Hangi psikolojide namaz kıldıkları…

Şimdi sorularımızı masaya yatıralım ve bu sebepten namazı terk eden kişilere tek tek çözümler üretmeye çalışalım. Aşağıda sıralanan konuları görmek için üzerilerine tıklayın.

Niçin namaz kılıyoruz? 


1- Allah emrettiği için
2- Baba baskısından dolayı
3- Eş baskısından dolayı
4- Patronun gözüne girmek için
5- Namazın insanı huzurlu kılacağı anlayışından dolayı
6- Belirli bir konuma gelebilmek için
7- O an içimizden geldiği için
8- Allah’ın bizlere olan ikramlarına teşekkür etmek için
9- Namazı terk etmenin çok büyük bir günah olduğu düşüncesinden
10- İçimizdeki inançsızlığı gizlemek için
11-Gelenekten dolayı kılınan namaz
12- Özel günlerde kılınan namazlar Şimdi yukarıdaki on iki maddemizi tek tek açıklamaya çalışalım.

namaz kılmaya hazır değilim
Birçok ibadetin önüne kocaman set çeken bir mazeret olan "kendilerini henüz hazır hissedemedikleri'' mazereti, her ne kadar da masumca ağızdan çıkmış olsa da bu tamamen şeytanın attığı bir zarftır. Bu mazeretin arkasına sığınarak kolayca namazı terk edenlerle konuştuğumda; birkaç defa namaz kılmaya çalıştıklarını fakat gereken hazzı alamadıklarını; bu sebeple de namaz için kendilerini hazır hissedinceye kadar ertelediklerini söylediler… Sanki anlaşmışlarcasına namazda gereken hazzı alamayan herkes bu mazeretin arkasına saklanıyor… Namazlarında huşu duymayanların önünde iki seçenek var:
  1. Ya namazlarında huşu duymak için arayış içine girecekler, 
  2. Ya da kendilerini hazır hissedene kadar namazdan uzak kalacaklar… 
Şimdi elimizi vicdanımıza koyalım ve değerlendirme yapalım: Namazdan uzak kalarak çözüme ulaşabilir miyiz? Bu dosyamızda kılacağımız namazdan nasıl huşu duyabiliriz sorusuna cevap vermeyi düşünmüyorum… İlerleyen sayfalarda değineceğim inşaallah… Bu mazerete sığınanlarla şeytan arasında şöyle bir diyalog geçmiştir; Şeytan: Öyle bir namaz kıldın ki, bunu sen bile beğenmedin! Allah nasıl beğenip kabul edecek? Bu vesvese ok gibi saplanacak beyne… Ve kısa bir zaman zarfında Allah ile empati yaparak kendisini yadırgayacak:

-"Bu nasıl namaz? Ne okuduğun surelerin manasını biliyorsun ne de namazda sadece beni düşünüyorsun… Aklına türlü türlü şeyler geliyor! İmtihan sonucunu düşünüyorsun, elde edeceğin karı düşünüyorsun! Hep dünyalık şeyler bunlar! Böyle bir namazı kabul edemem ben! Namaza iyice adapte olana dek sana kızmıyorum… İyice hazırlan sonra gel!'' 

Tamamen şeytanın yaptığı bu telkin anında kabul görür… Ve muhatabımız rahatlar… Öyle bir namaz anlayışına sahip olmuşlardır ki; kendilerini hazır hissedene kadar namazdan muaf kalacaklar… Kendilerine ahirette, kılmadıkları dönem namazları sorulmayacakmış gibi rahat edecekler… Kesinlikle Allah'tan şöyle bir sesi işitmek istemeyeceklerdir: "Ey filan kulum! Namazlarını düzeltmeye çalış!!!" Şimdi tekrardan bu mazerete sığınanlara soralım: Kendinizi namaza hazır hissetmediğinizden namazı bıraktığınızı söylüyorsunuz… Peki;
  • Kendinizi ne zaman namaz için hazır duruma getirmeye çalışacaksınız?
  • Namazınızın devamlı olması için nasıl bir programınız var? 
  • Ne zaman start vereceksiniz?
Vereceğiniz zaman dilimine kavuşmadan ölmeyeceğinize dair bir belge var mı elinizde? Bu yazdıklarımı sakin bir kafayla düşündüğünüzde hiç de ak lınıza gelmeyen şeytanın sizi çok farklı bir yöntem kullanarak kandırmaya çalıştığını göreceksiniz… Aslında şeytan çok basit bir tuzak hazırlamış… "Namazdan uzak durarak namaza hazırlan!!!"yok  böyle bir şey yaaa… Akla şöyle bir sorunun gelmesine şaşırmam ve bunu beklerim:

Peki, ne yapmalı? Bu şekilde kılmaya devam mı edeceğiz yani? Cevabı o kadar basit ki; evet… O şekilde de olsa kılmaya devam edeceğiz… Bıkmadan… Usanmadan… Amma, bu arada da huşu duymak için çözümler arayacağız… Unutmayalım ki namazdan uzaklaştığımız oranda şeytana yaklaşırız… Bu mazerete sığınıp da namazdan uzaklaşanlar nasıl bir namaz hayal ediyorlar acaba? "Namazdayken akla dünyevi hiçbir şey gelmemeli… Her şey dört dörtlük olmalı…'' Güzel bir temenni ama inanın çoğu namazlar maalesef arzuladığımız gibi olmuyor… Bu, namazı terk edeceğiz anlamına gelmemeli… Yani huşusuz namaz kılmaktansa hiç namaz kılmamak olmuyor…

"kendimi henüz hazır hissetmiyorum'' demenin başka bir alt yapısı daha olmalı… Namazı insandan uzaklaştıran bu anlayışın beslendiği ortamların acilen incelenmesi lazım… Bazı okuyucularımla birebir görüştüğümde bu bahanelerin çıkış merkezinin işlenen günahların devam etmesi ve o günahları bırakmaya pek de gönüllerinin olmaması dikkatimi çekmişti…

Bu durum namazla çelişince; o kişilerce bırakılmaya en müsait a me lin namaz olduğunu görürüz… Peki, neden? Çünkü haramlar nefse çok tatlı gelir, namaz ve benzeri ibadetler ise haramlar kadar nefse hoş gelmez… Namaz ve günah… Ateş ve barut misali birbirlerinden pek hoşlanmazlar… Na maz, günahtan; günah namazdan etkilenmeye mü sa id dir… Günahından taviz vermek istemeyen bir insan namaz esnasında çelişkiyi anında görür ve: "kimi kandırıyorum?'' Der… Tam o esnada insan düşmanı şeytan sağdan yanaşarak: Evet haklısın… Kimi kandırıyorsun? Ya adam gibi namaz kıl günahı sıfıra çek, ya da namazı sıfıra çek… Hemen karar ve rilmeden önce vicdan denen şeyin rahatlaması için yine Allah ile kısa bir empati yapılır: "Ey günahkâr kulum! Günahınla sevabınla sen benim kulumsun… Her ne kadar günah işlesen de benim sonsuz rahmetimden dolayı seni bağışlarım…

Bu arada günahlardan bıkıp tövbe edene kadar namaza yaklaşma! Ne zaman karar verirsen,o zaman namaza başla…Şimdilik serbestsin!'' haşa!!! İnanın bu ya da benzeri iç konuşmalar yaşanır… Ve özgürce günahlar işlenmeye devam edilir… Namaz için kendini ha zır hissetme yaşı emekliliğe ayrılma yaşına kadar ertelenir… Ey bu sebebe sığınan kardeşim, bacım! Vallahi şeytan erteleme virüsünü size aşılamış… Unutmayın ki şeytan size namaz kılmayın demez… Sürekli erteletmeye çalışır… Şeytan umduğumuzdan daha zeki ve daha uyanıktır… Unutmayın ki ne kadar günah işlemiş olursanız olun devam edip kılacağınız namaz gün gelir işlediğiniz günahlardan uzaklaştırır sizi… Bakın yaratanımız ne diyor:

"Sana vahyolunan kitabı oku, namazı da dosdoğru kıl. Çünkü namaz insanı hayâsızlıktan ve münkerden alıkor. Allah'ı zikretmek ise elbette ki en büyüktür. Allah ne yaptığınızı bilir.''

Günah ve namaz… Bu ikilinin bir arada olamayacağı düşüncesi insan yapısına terstir… Bizler insanız… Ne melek ne de peygamberiz… Günah işlemeye meyyal yaratılmışız… İşlediğimiz günahlar ayrı bir şey, namazı terk etmemiz apayrı bir şey… Hatta Resulullah aleyhisselam ne güzel buyurmuş: "Mü'min kul abdest alırsa; mazmaza yaptığında ağzından gü nahları dökülür, burnuna su alıp sümkürdüğünde burnundan günahları dökülür, yüzünü yıkarken yüzünden günahları dökülür.(kollarıyla birlikte) ellerini yıkadığında –tırnaklarının altı dâhil­ ellerinin tümünden günahları dökülür… Başını mesh ettiğinde ­kulakları dâhil­ başının tümünden günahları dökülür… Ayaklarını yıkadığında­tırnakları dâhil­ ayaklarının tümünd en günahları dökülür… Sonra camiye gidişi ve namaz kılışı onun nafile (fazladan getiren ameli) olur…2 Suphanallah! Allah'ın şu merhametini görebiliyor muyuz? Günahların üstüne turnusol kâğıdı gibi düşüyor… Eğer namaz kılan bir insan için günah işlememe şartı olsaydı bu tür müjdeli haberler olmazdı…

Bu paragrafı okuyan bir kişinin aklına:
"madem abdest bile günahlarımızı döküyor günahlarımızdan vazgeçmenin ne anlamı olacak ki?'' düşüncesi gelebilir… Tamamen şeytanın özel kaleme aldığı bir vesvese olan bu söz, Allah'ın, kullarına sıcak yaklaşımını suiistimalden başka bir şey değildir… İşlenen günahın cinsi ve büyüklüğü ne olursa ol
1  Ankebut, 45 2  Malik-Ahmet-Nesei.

sun, o günah namazla olan birlikteliğine bir süre sonra son verecek zaten… O günahı işleyen kişi Allah'ın her şeye rağmen günahları bağışlayacağını vaat etmesi altında ezilecektir kuşkusuz… Gün gelecek devam ettiği o günahı işlemeye utanacak ve terk edecektir… İşte burada o günahtan vazgeçtiren iki unsurdan biri her şeye rağmen devam edilen namaz ve Allah'ın bağışlayacağını vaat etmesidir… Yukarıdaki paragrafı yazarken aklıma kaya parçasına oyuklar açan su damlacıkları geldi… Bir su damlası kaya parçasını oya maz… Bu mümkün değildir… Kayayı oyan, su damlası nın de vamlılığıdır… Sabırla… Bıkmadan… Kararlı bir şekilde eylemine devam etmesidir…  Allah, namaz kılacak kişilerin melek gibi olmalarını şart koşmu  yor… Allah biliyor insanın her an günah işleyebileceğini…

Peki, çözüm ne? 


Namaz çözüm
Bu mazeretten dolayı namazı terk eden ya da kılmayanlara tavsiyem:

1- Her şartta ve koşulda namazlarınızda huşu duymuyorsanız bile geri adım atarak namazı terk etmeyin.

2- Huşu duyuncaya kadar (isterse bir ömür boyu huşu duymayın) namaz kılmaya devam edin…

3- Günahlarınızın çokluğuna aldanıp ta namazdan soğumayın…

4- Mazeret beyanınızın Allah katında geçerli olmadığını bilin…

5- Namazla beraber bırakamadığınız günah ya da günahlar olduğunda, o an şeytanın kulağınıza vesveseler fısıldayacağını unut mayın…

6- Namaz esnasında aklımıza günahlarımızın gelmesi bizi na mazdan soğutmamalı…

7- Namaz kılarak kendimizi namaza hazır hissedelim…

8- Kendimizi hazır hissedince namaza başlayacağım diyen bir insan kılmadığı her namazdan sorumludur…

Şu Yazıları Mutlaka Okuyun:

1- Namaza Başlamayı Denedim Ama Olmadı.

biz işittik biz itaat ettik kuran
On üç yıllık Mekke hayatı.. Verilen iman kavgası.. Müşriklerin acımasızlığı, zulümleri, baskıları, tazyikleri, vurmaları, kırmaları, darpları, aç bırakmaları, Kâbe'de ibadet etmeye bile imkân vermemeleri o gün, bu gündür unutulacak cinsten vak'alar, hadiseler değildir. Ama, Resulullah (sav)'in, etrafında bir hale gibi çevrilmiş yiğitler, kahramanlar ve bahadırlar bir tek söz söylemekte idiler.

Biz işittik ve biz iman ettik diyorlardı. Ölmek üzere, şehidlik şerbetini içmek üzere, Resulullah (sav)'e biatte bulunup, bir daha iman yolundan, iman kavgasından dönmüyorlardı. Ölmek, eziyet, sürgün, göç, yani Habeş diyarları onların gözlerini kat'iyyen korkutmuyor, daha çok bileniyorlar, azim ve irade sahibi oluyorlardı.

Çünkü, bulmuş oldukları iman, onlara hem dünyada, hem de ahirette saadet, bahtiyarlık, ümid, cennet vaad ediyordu. Diri diri gömülen kız çocuklarının kurtulacağını, Lat'ın, Hübel'in, Uzza'nın ve Menat'ın bir bir yüz üstü yere yıkılacaklarının izhar ediyordu. Çünkü, onların davası iman davası idi.. Hazır ele geçirilmiş bir iman, nasıl bırakılabilir di? 

Maalesef, miras yedi gelenekçiler, ne yaptıklarının, ne işlediklerinin farkında ve şuurunda değildirler. Kur'an algıları farklı, amelleri farklı, imanları taklidi, ölüye mevlid okumayı bile farzlaştıracak kadar sapıtmış, Kur'an'ı tepe noktaya, yukarılara asmış zihniyet sahibidirler. 

Onun içindir ki, cuma saatlerinde hanımları camiye sokmayıp, onların bilinçsizce bir evde toplanıp " Yasin" tilavet etmelerini din ve İslam'ın emri zanneden bedbahtlardır. Ölünün, 7 sini, 40'nı ve 52 'sini dört gözle takip eden, oradan devşirecekleri üç beş lira ücrete tapan nefsine yenik düşmüş insanlardır. 
 

Gelenekselleşmiş İslam Algısında İsrailiyatın Etkisi


Nice hocalarımız bulunmaktadır ki, mevlit pazarlığı, yasin ticareti, hatim meddahlığı, cennete gönderme siparişleri ile meşgul olmaktadırlar. Oysa, aynı hocanın cemaatına sormalı ki, "Bu hoca, din, iman ve Kur'ân adına sizlere ne öğretmektedir?" alacağınız cevap, " sıfır" olacaktır. Çünkü, hocanın, günah affettirmekten, tabir-i caizse "cennete otobüs kaldırmaktan" başka, başını kaşıyacak zamanı kesinlikle bulunmamaktadır.

Hristiyanlıktaki günah çıkarma ( Sahte affediciler); Hristiyanlara uygulanmış, İncili tahrif ile başlayan ve ruhbanlığın öncelenmesi gibi taktiksel kazanımlara sahte affediciler, günah çıkarıcılar türetilerek Hristiyan alemi bir kaosa sürüklenmiş ve günah işlemekten imtina etmez bir hale getirilmişlerdir.
Aynı yöntem Müslümanların üzerinde de denenmiş ve başarılı olmuş bir yöntemdir. Sahte affediciler türemiş türetilmiş ve Allah'ın ipi yerine şeyhlerinin ipine sarılarak tövbe alan insanlar gayet masumca ve zavallıca bu handikabın içine düşmüşler, düşürülmüşlerdir.
Dinde olmayan bir algıyı dine sokma ( ibadet algısı benzeşmesi; Haftada bir kilise ayini ile haftada bir Müslümanlığını hatırlayıp Cuma namazı kılmayı kendisine düstur edinen Müslümanların yaptıkları ayinsel ibadetin birbirinden şeklen bir farkının olmadığını söylemek çokta acımasızca bir söylem olmadığı kanaatindeyim.
Rabbin hayata müdahil olmadığı bir yaşamda Cuma ibadetinin ruhi bir tatminin ayine dönüştürülmüş hali olduğu bir somut delilidir. Bu durum Hristiyanlıkta da tamda böyle değil midir? Bu ayinsel tutumlara bir yılını günahlarla geçirmiş ama kandil günlerinde camilere akın etmiş insanların yaptıkları da pekâlâ eklenebilir." ( haksozhaber.net V.Selimoğlu)
Zaten, toplumların, kitlelerin gelmiş olduğu nokta bunu izhar etmekte, bu zavallılıkları göstermektedir. Bilhassa, bu yanlışlar, yurt dışı cemaatlerinde daha çok yaşanmakta, kandırılmaya, aldatılmaya müsait olduklarını göstermektedirler.

Tabii ki, yukarıdan beri anlatmış olduğumuz rezilce, rezalet dolu eylemler, bir anda, hemencecik olmuş vak'alar değildir. Yüz yılların birikimi, Emeviler'den bu yana yaşanan, yaşanmakta olan hadiselerdir. Örnek olsun diye anlatıyorum. Bendeniz, zaman zaman hurafi şeyleri yazar, çizer ve anlatırım. Ama, gelin görün ki, sıradan, pespaye, cahil, cühela bir vatandaş , tüm bunlar karşısında " din savunucusu" olmuş, dini müdafaa eder duruma gelir olmaktadır.

Yıllarını, ömrünü İslam davasına adamış bizler, " yenilikçi" " ıslahatçı" ve dinin bazı emirlerini yok etmeye çalışan insanlar olarak lanse ediliriz. Oysa ki, dini müdafaa eden, geleneği, klasik adetleri, hurafeleri korumaya çalışan çömeze sorsanız, vallahi, teyemmümü bile bilemeyecek, takvayı, tadili erkanı bile tarif edemeyecek bir bilgiye bile sahip değildir.

Ama, gelin görün ki, maşallah, bizim din bekçisi (!), sahtekar, utanmaz herif, elinde satırı, baltası, nacağı, dahrası, silahı ve sopası ile, mevlidin, hatimlerin, ölü yasinlerinin, yeniçeriliğini yapmaktadır. Halbu ki, onlara denilecek söz şudur: " Bre edepsiz, cahil, çömez!.. Sen, önce git de abdest almasını, gusül yapmasını öğren!" sözü olacaktır!.. Rabbim!.. Günümüz Müslümanlarına ve İslam dünyasına bilinç, akıl ve basiret nasip eylesin!.. Selam ve dua ile..
Şerafettin Özdemir

Kur'an-ı Kerim
Kopmayan bir ip olan aziz Kur'an'a sım sıkı sarıldığımız zamanlar da, öylesi büyük işler, büyük hizmetler, çalışmalar yapmışız ki, dünya milletleri bu gayret karşısında küçük dillerini yutmuşlar, hayretler içerisinde kalmışlar, isteyerek veya istemeyerek alkışlamak zorunda kalmışlardır. Örneğin, Asr-ı Saadette, kısa zaman sürecinde İslam'ın dünyaya meydan okur hale gelmesi, gönülleri fethederek, İnsanlığın fevç fevç İslam'a koşması bunun apaçık göstergesidir.

"Hep birlikte Allah'ın ipine ( İslam'a ) sımsıkı yapışın; parçalanmayın. Allah'ın size olan nimetini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman kişiler idiniz de O, gönüllerinizi birleştirmişti ve O'nun nimeti sayesinde kardeş kimseler olmuştunuz. Yine siz bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi O kurtarmıştı. İşte Allah size âyetlerini böyle açıklar ki doğru yolu bulasınız." (Âl-i İmrân sûresi, âyet 103)

Başka örnekler verecek olursam, Bedir, Uhud, Hendek, Malazgirt, İstanbul'un fethi, Mohaç, Niğbolu, Çanakkale, Millî Mücadele vb. kıyamlarda Müslüman millet olarak ayağa kalkışımız, dillerde tekbir, gönüllerde Allah sevgisiyle cihad meydanlarına koşmamız unutulmayacak misallerdir. 

Lakin, ne zaman ki, küçük fikirlere fırsat verdik, başkalarını taklit eder olduk, " İsrailiyat" ve " Ehl-i kitab"ı büyük görür olduk, kendimizi onların yıkıcı, tahrib edici kucaklarına teslim eder olduk, işte, o zamandan bu yana da perişanız, payimalız ve bedbin bir halde sefaleti yaşamaktayız. İsterseniz, bir alıntı ile ile konumuza devam edelim:

" 1- İsrailiyatın İslam kültürüne girmesinin sebepleri:
Kur'ân'ı Kerim'in naklettiği kıssaların pek çoğu Tevratta da geçmektedir. Hem Kur'an-ı Kerim, kıssaların ayrıntıları üzerinde durmazken Tevrat ayrıntılara girmektedir. Çünkü Kur'an-ı Kerim bu kıssaları aktarırken ibret alınacak yönlerine dikkat etmekte, ibret alınmaya konu olmayacak hususlara temas etmemektedir. Okuyucuların bir kesimi özellikle de halk tabakası , alınacak ibretten çok kıssalardaki olaylara takıldılar.
Kur'an'da olayların ayrıntılarını bulamayınca bu isteklerini karşılamak için Ehl-i Kitaba müracaat ettiler. İsrailiyatın İslam kültürüne karışmasının sebepleri konusunda ibnu Haldun şöyle demektedir:
" Araplar ne Kitap Ehli nede ilim ehli idiler. Bedevilik ve ümmilik onlara hakim idi. İnsan nefsinin arzu duyduğu kainatın yaratılış sebebi, yaratılışın başlangıcı, varlığın sırları gibi konularda bilgi sahibi olmayı arzu ettiklerinde onu önce kitap ehli olanlara sorar ve onlardan istifade ederlerdi.
Bu kitap ehli ise, Tevrat ehli olan Hristiyanlar idi. O gün Araplar arasında yaşayan Tevrat ehli de haddi zatında onlar gibi bedevi idiler. Tevrattan bildikleri Kitap Ehli'nden avam'ın bildikleri şeylerdi. İsrailiyatın İslam kültürüne karışmasının diğer bir sebebi de, Ehl-i Kitaptan bazı alimlerin İslam dinine girmiş olmalarıdır. Bu bilginler ya diğer Müslümanların kendilerine müracaat etmeleri sonucunda ya da kendiliklerinden israiliyatı anlatıyorlardı." (V. Selimoğlu)

İşte, o gündür bu gündür, Müslümanlar olarak gerek batı kültürünün, gerekse İsrailiyat kültürünün etkisi altında kalmış, onların ortaya sürmüş oldukları hurafi, efsane yüklü yarım yapalak bilgileri baş tacı etmiş durumdayız. 

İsrailiyat hurafeleri, bid'atleri Müslümanların her alanına nüfuz etmiş, ameli yönlerine, itikadi hallerine varıncaya kadar girilmedik, baskı altına almadık bir husus bırakmamışdır. Evlilik, cennet ve cehennem, dünyanın ömrü, kıyametin ne zaman kopacağı, kader mevzusu, İsa (as)'ın hali, Mehdi ve Mesih çıkmaları vb. binlerce yabancı , İslami olmayan abartı dolu bilgiler, maalesef, hâlâ, camilerimiz de anlatılır, İslam'ın, Kur'ân'ın emirleri imiş gibi, bireylerin bilgilerine sunulur.

İsrailiyatın, hurafenin sonlandırılması için, tüm Müslümanların bilhassa, entelektüel takımın görev üstlenmesi en önemli ve mühim bir görevdir. Çünkü, avamın bu mevzuda şimdilik mes'eleyi kavraması, idrak etmesi zor görünmektedir.

"2- İsrailiyatın tarihçesi ve seyir çizgisi:
Arapların biri yaz, biri de kış mevsiminde olmaka üzere ticaret için iki yolculukları vardı. Nitekim Kur'an-ı Kerim de bundan bahsetmektedir. Kış yolculuğu Yemen'e, Yaz yolculuğu da Şam'a yapılıyordu ve buralarda çoğunluğu Yahudi olan Ehl-i Kitap yaşardı.
Gerek Arap yarımadasında ve gerek bu yolculuklar sırasında Araplarla Ehl-iKitap arasında ki münasebetlerin sonucu olarak Arap kültürüne Ehl-i Kitap kültürünün de karışmış olması tabiidir. Ancak cahiliye döneminde bu etkilenmenin büyük boyutlara ulaştığını söyleyemeyiz. Çünkü Araplar müşrik idiler ve Ehl-i Kitap kültürüne ilgi duymuyorlardı.
Etkilenme daha çok İslam'ın gelişinden sonra ve yukarıda dikkat çektiğimiz sebeplerle olmuştur. Netice Kur'an kıssalarının kaynağı, bizzat Kur'an'ın kaynağını ilgilendiren bir husustur. Kur'an'ın indiği dönemde Ehl-i Kitap olan Yahudi ve Hristiyanlar, Kur'an kıssalarının Tevrattan uyarlama olduğunu iddia etmedikleri halde günümüzde müsteşriklerin bazısı böyle bir iddia ileri sürebilmektedir.
Kur'an'da geçen kıssalarla Tevrat kıssaları arasında yapılacak bir karşılaştırma, Kur'an kıssalarına elde mevcut muharref Tevrat'ın kaynaklık etmeyeceğini açıkça ortaya koyacaktır. Ayrıca Muhammed (s) hem ümmi biriydi ve hem de o dönemde gerek Tevrat, gerekse İncil Arapça'ya tercüme edilmiş değildi. Kaldıki Muhammed (s)'in uslubunu ortaya koyan kendisinden nakledilmiş hadislerin üslubu ile Kur'an'ın üslubu arasında fark vardır.
Bu da kıssalarıyla birlikte Kur'an'ın tamamının Allah tarafından hem lafız hem de mana olarak indirildiğinin delilidir. Kur'an bir beşer tarafından yazılmış bir kitap olamaz. Nitekim indirildiği günden bu yana benzerinin getirilmesi konusunda meydan okumakta fakat bir benzeri ortaya koyulamamaktadır. Kur'an kıssaları hakkında bir delile dayanmaksızın ortaya atılan iddialardan biri de, kıssalarının vakii olmadığı; olay ya da şahısların gerçek olmasını gözetmediği , diğer sanat kıssalarında olduğu gibi kıssalara hayali unsurlar kattığı iddiasıdır.
Bu iddianın da bir dayanağı yoktur. Bu kıssaların bir çoğu anlatıldıktan sonra zikredilen: - Ey Muhammed! sana anlattıklarımız, gayb haberleridir. Bu anlatılanlar gerçek olarak anlatılmaktadır.- gibi ifadeler,kıssalarda hayali unsurların bulunmadığının kesin delilleridir. Bu iddiayı ileri sürenlerin niyeti ne olursa olsun iddialarını ispatlayacak bir delil ortaya koyamamışlardır." (V. Yavuzoğlu)

Dünü gerilerde bıraktığımıza göre, 21'nci asrın Müslümanlarının bu hususlarda çok dikkatli, kılı kırk yarar olmaları, tüm mes'elelerini, sorunlarını yüce kitabımız Kur'an'a havale etmeleri lazımdır.
Elimizde Kur'ân gibi bir ana kaynak var iken, Müslümanların çıkmaz sokaklara sapmaları, oradan, buradan bilgi devşirmeleri yakışıklı, olumlu ve müsbet değildir. Bilhassa, günümüz dünyasında, Kur'ân dışı bilgilere hiç lüzum ve gereksinim bulunmamaktadır. Çünkü, zamanımız akıl, mantık, Kur'ân çağıdır. Kur'ân'la oturup, Kur'ân'la yaşama zamanıdır. Rabbim, bizleri, hurafattan, bid'atlerden, uydurmalardan, yıkıcı, tahrip edici maksatlı bilgilerden muhafaza buyursun!..Âmin!... Selâm ve duâ ile...

Şerafettin Özdemir

Kuran
Kur'an Anlaşılması Zor Bir Kitap mıdır ?

"İnkâr edenler: Bu Kur'ân'ı dinlemeyin, okunurken gürültü yapın. Umulur ki bastırırsınız, dediler." (Fussılet sûresi, âyet 26)

Maalesef, acı , teessüf edilecek bir söz değil mi? "Kur'an Anlaşılması Zor Bir Kitaptır" yanlışı. Oysa, Kur'ân'ı; okumak, anlamak ve yaşamak, ekmek yemek kadar, su içmek kadar, oksijen teneffüs etmek kadar kolay ve rahattır.

Aslında, Başkanlıkça büyük bir kampanya başlatılmalıdır ki, ismi " Herkes Kur'an okuyor" kampanyası olmalıdır. Bunun yanı sıra, Kur'ân'ı anlama ve hayata yansıtma proğramları tatbik edilse fevkalade olur değil mi?

"(Yahudiler) Allah'ı bırakıp bilginlerini ( hahamlarını); ( Hristiyanlar) da rahiplerini ve Meryem oğlu Mesîh'i ( İsa'yı) rabler edindiler. Halbuki onlara ancak tek ilâha kulluk etmeleri emrolundu. O'ndan başka tanrı yoktur. O, bunların ortak koştukları şeylerden uzaktır." (Tevbe sûresi, âyet 31)

Kısaca ayeti kerimenin tahlili:

Yahudilerin Mukaddes Kitaplarını taşıyan sandık bir kaç kez düşmanlarının eline geçmiş, Mukaddes Kitap saldırıya uğramış ve bizzat Hz. Musa'ya verilen levhalar kaybolmuştur. Yahudi din adamları olan hahamlar hâfızalarında kalan bazı âyetleri parça parça yazmışlardır.

Babil esaretinde iyi bir yazıcı olan kâhin Ezrâ, şifahi ve kısmen yazılı olan rivayetleri bir araya toplayıp Yahudi mukaddes kitabını çıkarmıştı. Bu hizmetinden dolayı Ezrâ, İsrailoğullarının saygısını kazanmış, bu saygı zamanla o kadar aşırı bir noktaya varmış ki Yahudiler, Ezrâ'yı Allah'ın oğlu saymışlardır. Zikredilen âyet bu hususa işaret etmektedir.

İşte, Yahudilerin sahte tanrısı Ezrâ'nın, uydurmuş olduğu rivayetler, efsaneler, hurafeler ve İsrailiyat kültürü ne acı ki, asırlardır İslam alemini de çepe çevre sarmış ve yanlış uydurmalarla boğmuştur..

Netice olarak;

Tüm bu yanlışlar niçin olmakta, saf beyinleri, idrakleri, akılları felakete sürüklemektedir biliyor musunuz? Bu yanlışların, uydurmaların altında yapmakta olan en büyük etken, "Kur'ân'ın anlaşılması zor, biz onu kavrayamayız" düşüncesidir.

Yukarı da maddeler halinde peşi peşine sıralanan ve bunlardan başka binlerce yanlışın, hurafenin, uydurmanın bitirilmesi için, hiç zaman kaybetmeden Kur'an'a sarılmak, herkesin, her kesimin, alimin, din adamının, memurun, işçinin, işverenin, ağanın, fakirin, kadının, erkeğin, gencin, yaşlının bütün toplum katmanlarının Kur'an'a sarılmasından başka çıkar yol ve metod bulunmamaktadır.
Tabii ki, bu çalışmanın, faaliyetin, aktivitenin başını başkanlığımız, ilahiyatçılarımız, tüm akademisyenlerimiz, aydınlarımız çekecektir.

Aksi halde, öncü durumunda olan kesimler, bu sakatlıkların yok olması için, ellerini taşın altına sokmazlarsa, gelen tepkilere göğüs germezlerse , vallahi, selam sana Ya Rasulallah!.. Ümmetin görevden kaçmaktadır!.. Demekten başka bir sözümüz olmayacaktır!.. Rabbim!.. Bu uğurda bizlere güç ve kuvvet bahşeylesin!.. Selam ve dua ile..

Şerafettin Özdemir - İslam Ahengi

nali şerif kolye

Nal-i Şerif Kolye Takmak Caiz midir? Nal-i Şerif'in Faziletleri Var mıdır ?

Son zamanlarda piyasada, özellikle dini ürünler satan e-ticaret sitelerinde Nal-i Şerif kolye ve benzeri ürünler satılmaktadır. Aynı firmaların internet sitelerinde, Nal-i Şerif'in Faziletleri yer almakta ve bu kolyeye sahip olanın bir çok nimete sahip olacağı söylenmektedir.

Peki Nal-i Şerif şeklinde kolyelerin taşınması yada Nal-i Şerif resmi bulunan çerçevelerin evlere asılması caiz midir ve faziletleri var mıdır? Konuyla ilgili Diyanet İşleri Yüksek Kurulu Başkanlığı Dini Soruları Cevaplandırma Platformu tarafından,  bu konu hakkında sorulan bir soruya şu cevap verilmiştir.
Kolye takmanın hükmünü eğer erkek olarak kendinizin kolye takması hakkında soruyorsanız belirtelim; Şekli na'l-i şerif şeklinde olsa bile erkeklerin kadınlara benzemek amacıyla kolye takması ve süslenmesi caiz değildir. Zira kolye ve küpe gibi süs eşyası takmak kadınlara mahsustur. Erkeklerin küpe takmasının hükmü şöyledir: Peygamberimiz (s.a.s.) döneminden itibaren bu güne dek kadınlar süslenmek amacıyla küpe kullanmışlardır (Buhari, Libas, 59). Bu itibarla da kulak deldirip küpe takmak, Müslümanların genel örfünde kadınlara ait bir süslenme tarzı olarak kabul görmüştür. Müslüman erkeklerin ise kadınlara has süs eşyalarını kullanmaktan uzak durmaları gerekir. Zira Peygamberimiz (s.a.s.): “Kadınlara benzemeye çalışan erkekler ve erkeklere benzemeye çalışan kadınlar Allah’ın rahmetinden uzak olsun” (Buhari, Libas, 61-62) buyurmuştur.

Bu ve benzeri uyarılar sebebi ile İslam alimleri, erkeklerin küpe vb. kadınlara özgü takıları takmalarını tahrimen (harama yakın) mekruh saymışlardır (İbn Abidin, Reddu’l-muhtar, VI, 336-337, 388; Nahlavi, ed-Dureru’l-Mubaha fi’l-hazrı ve’l-İbaha, 29). Kadınların kolye takmasını sormak istiyorsanız; Kadınların nali şerif şeklinde kolye takması caizdir, üzerine na'l-i şerif resmi basılı olan kağıtların evlere asılması da caizdir. Ancak na'l-i şerif şeklinde kolye takmanın, takılan kolye veya asılan resimin faziletli olduğunu söylemek doğru olmayacağı gibi ve bunlardan medet ummak da caiz değildir. 

Nal-i Şerif Kolye Takmak Caiz midir? Nal-i Şerif'in Faziletleri Var mıdır ? 

Bu sorunun detayına gelince; Uğur getirdiğine ve bulunduğu yeri her türlü kötülükten koruduğuna inanıldığı için stilize edilmiş na‘l-i şerif şeklindeki kolyeler İslam tarihi süresince olduğu gibi günümüzde de bulunmaktadır. Bu tür na'li şerif şeklindeki kolyelerin takılma amacı Hz. Peygamber (s.a.v.) Efendimizin ayağının tozu olmak, ayağına giydiği na'linin yani ayakkabısının insan üzerinde taşınması Peygamberimizin hatırasına saygı amacına matuf olduğu düşünülebilir. Ancak Hz. Peygamber (s.a.v.) Efendimize duyulan saygının tek yolu na'l-i şerif şeklinde kolye takmak veya na'li şerifin fotoğrafını evlerimize asmak değil, Hz. Peygamber (s.a.v.)'in yaşadığı gibi yaşamak yani Allah'ın emirlerine riayet etmek ve yasaklarından da sakınmaktır. 

Bu itibarla nal-i şerif kolyesini takmanın faziletli olduğunu söylemekten ziyade na'l-i şerifin sahibi olan Hz. Peygamber'in ahlakıyla ahlaklanmak ve Peygamberimize layık bir ümmet olmaya çalışmak esastır. Na'l-i Şerif hakkında daha geniş bilgi için Türkiye Diyanet Vakıfı İslam Ansiklopedisi’nin “NA‘L-i ŞERİF” maddesine (c.32, s:346-348) bakabilirsiniz. Kısa yolu şöyledir: 

Hz. Muhammed
Kur'an-ı Kerim’le ilk defa Efendimiz Hz. Muhammed (sav) muhatap olduğu gibi, Kur'anı ilk o okumuştur. Kur'an-ı Kerim onun ruhuna ve kalbine öyle işliyor, öyle etki ediyordu ki şimdiki Kur'an okuyan büyük bir çoğunluk onu görselerdi eğer, aslında hiç okumadıklarının farkına varacaktı. Peygamber efendimizden sonra ilk Kur'an ile tanışanlar bile, Kur'an'ın eşsiz güzeeliğine kapılmış, kalplerinde Allah'ın kelamlarını hissetmişlerdi.

Hz. Ali'nin bir savaş sırasında ayağına saplanmış okun, namaz sırasında çıkartılmasını istemesi ve kıraat halinde Kur'an okurken ayağındaki okun çıkarılmasının ardından hiçbir acı duymaması bu hikmete örneklerdendir.

Şimdi, Hz. Muhammed'in (sav) Kuran'ı okuyuşu ile ilgili sahih kaynaklardan rivayetlere bir göz atalım.

Hz. Muhammed'in Kur'an Okuyuşuyla İlgili Bazı Rivayetler


1- Kendisine Peygamber (sav)’in Kur’ân-ı Kerîm’i nasıl okuduğunu soran bir sahâbîye Enes b. Mâlik (r.a) : “Peygamber (sav)’in kıraati medli idi (uzatılması gereken harfleri uzatırdı)” cevabını vermiş, ardından ‘bismillâhi’r-rahmâni’r-rahîm’i okuyarak : “Peygamber (sav) besmeledeki bismi’l-lâh’ın lâm’ını,er-Rahmân’ın mîm’ini ve er-Rahîm’in hâ’sını med ile (uzatarak) okurdu[26]” demiştir.

2- Peygamber (sav)’in hanımlarından Ümm-ü Seleme (r.ah) : “Peygamber (sav) Kur’an okuduğunda -âyetleri- ayırırdı. (الحمد لله رب العالمين ) âyetini okur ve dururdu; ardından (الرحمن الرحيم) âyetini okur sonra tekrar dururdu[27]” demiştir.

3- Ümmü Seleme (r.ah) Peygamber (sav)’in namaz ve kıraatini soran birine şöyle demiştir : “Sizin namazınızla O’nun kıldığı namaz arasında o kadar fark var ki! Kıraatine gelince, Allah Resûlü’nün kıraati harf harf (okurken âyetler tefsir ediliyormuş gibi) idi[28]”.

4- Resûl-i Ekrem (sav)’in gece namazına şâhit olan Ebû Zer el-Gıfârî (r.a) demiştir ki : “Peygamber (sav) bir gece namazda ‘Eğer onlara azap edersen onlar senin kullarındır; eğer bağışlarsan hiç şüphesiz sen mutlak güç sahibisin, hüküm ve hikmet sahibisin’ âyetini[29] sabaha kadar tekrar tekrar okudu[30]”.

5- Huzeyfe b. Yemân (r.a) Resûl-i Ekrem (sav)’in Kur’an okurken yaşadığı hal ile ilgili olarak şu açıklamalarda bulunmuştur : “Peygamber (sav) namazda rahmet âyetini okuduğunda Allah’tan ister, azap âyetinde O’na sığınırdı; tenzîh[31] âyetlerine geldiğinde ise Allah’ı tesbîh ederdi[32]”.

6- Berâ b. Âzib (r.a) “Peygamber (sav)’i yatsı namazında Tîn sûresini okurken işittim; sesi ve kıraati ondan daha güzel bir kimse görmedim[33]” demiştir.

7- Hz. Âişe (r.ah)’den gelen bir rivâyete göre, Peygamber (sav) Efendimiz bir gece Âl-u İmrân sûresinin son on âyetini göz yaşları içinde okuduktan sonra buyurmuşlardır ki : “ Bu âyetleri okuyup derin derin düşünmeyen kimseye yazıklar olsun![34]”

8- Resûl-i Ekrem (sav) okuduğu Hûd sûresinin 112. âyetinden[35] dolayı “Beni bu sûre ihtiyarlattı[36]” buyurmuşlardır.

9- Peygamber (sav) Efendimiz her gün Kur’an’dan bir miktar okumayı kendisine vazife edinmişti[37].

10- Ebû Leylâ (r.a) diyor ki : Resûl-i Ekrem (sav) geceleyin nâfile namaz kılarken ben de onun yanında namaz kılıyordum. Azap âyetlerinden birini okuyordu. Âyeti bitirdiğinde buyurdular ki : “Cehennem ateşinden Allah’a sığınırım. Cehennemliklerin vay haline ![38]”

11- Hz. Âişe (r.ah) Allah’ın Nebîsi (sav)’nin Kur’ân’ın hepsini bir gecede (sabaha kadar) okuduğunu hatırlamadığını ifade etmiştir[39].

12- İbn Mes’ud (r.a) diyor ki : “Resûl-i Ekrem (sav) benden kendisine Kur’an okumamı istedi. Nisâ sûresini okumaya başladım. Sûrenin ‘Her ümmete bir şâhid, seni de bunlara şâhid getirdiğimizde durumları nasıl olacak’ âyetine[40] geldiğimde Peygamber (sav)’in gözlerinden yaşlar boşaldığını gördüm[41]”.

Tüm bu rivayetler ve diğer bilgi kaynakları ışığında Hz. Muhammed'in (sav) nasıl Kuran okuğunu maddeleyecek olursak;


Resûl-i Ekrem (sav) Efendimiz ;

1- Kur’ân’ı Kerîm’i tertil üzere (ağır ağır, tane tane) okumuş, harf ve kelimeleri âdeta tefsir edercesine kıraat etmiştir.

2- Tilâveti esnasında medlere ve vakıf mahallerine riâyet etmiştir.

3- Âyetlerin mânalarına yoğunlaşarak okumuştur. Zaman zaman bazı âyetler üzerinde tekrarlar yapmış, derin hakîkat ve hikmet ihtivâ eden bölümler üzerinde uzun uzun tefekkürde bulunmuş, rahmet âyetlerinde Allah’tan istemiş, azap ve inzâr âyetlerinde O’na sığınmıştır.

4- Kur’ân’ı hem kavlen hem aklen hem de kalben tilâvet etmiştir. Dili ile elfâzı tertîl ederken, aklı ile mânaları üzerinde durmuş ve nihayet kalbi ile de Kur’an’dan nasipdâr olmuştur.

5- Gündüzünde olduğu gibi gecesinde de Kur’an okumaya zaman ayırmıştır.

6- Bir oturuşta yahut bir gece sabaha kadar sayfalarca Kur’an okumak yerine, her gün bir miktar tefekkür boyutuyla tilâvet etmeyi tercih etmiş, bazan tek bir âyeti sabaha kadar okumaya devam etmiştir.

7- Kendisine verilen engin hikmet ve fetânet ile okuduğu âyetleri murâd-ı ilâhi doğrultusunda anlayarak tilâvet etmiştir.

8- Başkasından Kur’an dinlemeyi sevmiştir.

9- Okuduğu âyetlerin mânasından etkilenip göz yaşı dökmüştür.

10- Kur’ân’ın kalbî ülfet ile okunmasını, uyku ve rehâvet hali içinde okunmamasını tavsiye etmiştir.

11- Kur’an okumayı en faziletli ve en sevilen amel olarak görmüş, Kur’ânı en iyi okuyan ve bileni yönetici tayin etmiştir.

12- Hülâsa Kur’ân’ı elfâz, ahkâm ve ahlâk boyutuyla tilâvet etmiştir. Elfâzıyla dilin, ahkâmıyla aklın ve nihâyet ahlâkıyla kalbin payını vermiştir; O, hem Kur’an okumuş hem Kur’ân’ı okumuştur.

Kaynak: Yrd. Doç. Dr. Fatih Çollak

Hz. Süleyman'ın Kuş Dilini Bilmesi
Neml Suresi'nin 16. ayetinde Süleyman (aleyhisselam): "...Ey insanlar, bize kuşların dili (mantıku't tayr) öğretildi. Bize her şeyden behre(nasip) verildi..." der.

  Kuşların, haşeratın ve hayvanların dilini bilmesi Hz. Süleyman'a Allah'ın bahşettiği bir mucizeydi. Ona bu mucize sayesinde, kuşların hislerindeki münasebetleri sezecek kadar derin ve uzaklardaki cüzi şeylere nüfus edecek kadar yüksek bir his ve idrakle birlikte, aynı zamanda kuşların tabiatı olan "uçma"nın ilmi öğretilmişti.

  Süleyman'a kuş dilinin öğretilmesi kesin olmakla birlikte işin detayları ve nasıl olduğu bizce meçhuldür. Vaziyet bu olmakla birlikte bazı tarih ve tefsir kitaplarına Hz. Süleyman'ın muhtelif kuşların ötüşlerinin ve hareketlerinin ne manaya geldiğini açıklayan haberler dercedilmiştir. Mesela:

  Tavus kuşunun öttüğünü duyan Süleyman (aleyhisselam): "Nasıl muamele edersen, öyle karşılık görürsün"; Çavuşkuşunun ötüşünü:"Ey günahkarlar, Allah'a istiğfar ediniz"; Bağırtlak kuşunun ötüşünü; "Sükut eden selamete ulaşır"; Horozun ötüşünü; "Ey gafiller, Allah'ı zikredin"; Doğanın sesini: "Ey ademoğlu, dilediğin gibi yaşa, sonun ölümdür" diyor tarzında manalandırmıştır.

  Müfessirlerin eserlerine almış oldukları bu tür rivayetlerin doğruluğunu Allah bilir. Çünkü bunları doğrulayacak delillere sahip değiliz.

  Bazı haberlerde Hz. Süleyman'ın nebatların dilini de bildiği söylenmişti; lakin bu konuya dair de elimizde sahih haberler yoktur. Tevrat'da Hz. Süleyman'ın  ağaçlar, otlar ve balıkların da dilini bildiğine dair bir cümle vardır. (1. Krallar, 4/33). Son rivayet muhtemelen tevrat'dan veya Ehl-i Kitab'tan naklen İslami eserlere geçmiş olabilir.

Kaynakça;
-İbnu'l Arabi, Ahkâmu'l-Kur'an, III, 1437.
-Elmalılı, Tefsir, V, 3666.
-Es-Selebi, Arais,s. 26-62; ez-Zemahşeri, Tefsir, III, 353; el-Beğavi, Tefsir, V, 112-13; el-Kurtubi, Tefsir, XIII, 165-66; En-Nesefi, Medarikü't Tenzil, III, 205; el-Hazin, Tefsir, V, 112-13, Ebussuud, Efendi, Tefsir, IV, 125; el-Alusi; Tefsir, XIX, 171-72.
-Ebu hayyan, Tefsir, VII,59; el-Alusi, Tefsir, XIX,172

namaz rekatları

Namaz Rekatları Kaçtır ? Hangi Vakit Kaç Rekattır ? 

"Şüphesiz ki namaz hayasızlıktan ve kötülükten alıkoyar." (Ankebût Sûresi - 45)

Sabah Namazı - 4 Rekattır 

Sünnet : 2 Rekat
Farz : 2 Rekat

Öğle Namazı - 10 Rekattır

İlk Sünnet : 4 Rekat
Farz : 4 Rekat
Son Sünnet : 2 Rekat

İkindi Namazı - 8 Rekattır

Sünnet : 4 Rekat
Farz : 4 Rekat

Akşam Namazı - 5 Rekattır 

Farz : 3 Rekat
Sünnet : 2 Rekat

Yatsı Namazı - 13 Rekattır

İlk Sünnet : 4 Rekat
Farz : 4 Rekat
Son Sünnet : 2 Rekat
Vitir Vacip: 3 Rekat

Abdest Resimli Anlatım

Barış ve hoşgörü dini olan İslam'ın, en güzel ibadetlerinden biri olan Namaz için Abdest Almayı resimli olarak öğrenelim.


1- Abdest almaya başlamadan önce niyet ederiz. "Niyet ettim Allah rızası için abdest almaya" deriz.
Abdest - Niyet

2- "Eûzübillahimineşşeytanirracim-Bismillahirrahmanirrahim" dedikten sonra ellerimizi bileklere kadar yıkarız. (Parmak aralarının kuru kalmaması için bir elin parmakları diğer elin parmak aralarına geçirilerek ovalanır.)
Abdest


3- Sağ el ile ağıza üç kere su veririz, ağzımızı çalkalayarak yıkarız. Daha sonra yine sağ el ile buruna üç kere su verip sol el ile sümkürüp temizleriz.

Abdest
4- İki avucumuza su alarak alında saç diplerinden çene altına ve şakaklara kadar yüzümüzü üç defa yıkarız.
Abdest
5- İlk olarak sağ elimizden başlayarak sağ kolumuzu dirseklere kadar kuru yer kalmayacak şekilde yıkarız. Sonra sol elimizden başlayarak sol kolumuzu dirseklere kadar kuru yer kalmayacak şekilde yıkarız.
abdest"


6- İki kolumuzuda kuru yer kalmayacak şekilde yıkadıktan sonra, eller tekrar yıkanır ve başın dörtte biri mesh edilir, (başın üst kısmına ıslak elle dokunulur) İki elimizi de ıslatıp serçe parmaklarımızla kulakların deliklerine su verirken baş parmaklar ile kulakların arkası mesh edilir.
abdest nasıl alınır (erkek)


7- Ayaklara gelince, ayak parmaklarından başlayarak önce sağ sonra sol ayağımızı topuk dahil tamamını üçer kez yıkarız. Ayaklarımızı yıkarken parmak aralarımızın iyice yıkanmasına dikkat etmemiz gerekir.
Abdestin farzları

Bu adımları yaparsanız abdestinizi almış olursunuz. Gönül rahatlığıyla namazınızı kılabilirsiniz.
abdest

Abdest Alma Videolu Anlatım (Kadın-Erkek)




Abdest Farzları Şunlardır;

1) Yüzü bir kere yıkamak (yüz, iki kulak memesi ve saç kesimi ile çene arasıdır),
2) İki kolu dirsekler ile birlikte bir kere yıkamak,
3) Başın dörtte bir kısmını meshetmek, yani yaş eli başa sürmek,
4) Ayakları yandaki topuk kemikleri ile birlikte bir kere yıkamak.


 "Ey iman edenler! Namaz kılmaya kalktığınız zaman, yüzlerinizi ve dirseklere kadar ellerinizi yıkayın. Başlarınızı meshedin, topuklarıyla beraber ayaklarınızı yıkayın..." (Maide, 6)

ehlibeyt görsel
    "Evlerinizde oturun, eski cahiliye âdetinde olduğu açılıp saçılmayın. Namazı kılın, zekâtı verin, Allah'a ve Resûlüne itaat edin. Ey Ehl-i Beyt! Allah sizden, sadece günahı gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor." (Ahzâb sûresi, Ayet 33)

    Ayeti kerime de zikredilen ve hitap edilen Ehl-i Beyt, iki cihanın efendisi Resulullah (sav)'in ev halkıdır. Ehl-i Beyt hususunda en uygun görüş şudur: Allah Resulü'nün evlatları, eşleri, torunları olan Hasan ve Hüseyin ve damadı Hz. Ali, Ehl-i Beyt'i teşkil ederler. Bu noktadan hareketle, 10 Muharrem 1436, yani, Hz. Hüseyin ve evlatlarının şehid ediliş tarihlerine kadar bu yazılarım devam edecektir. 

    Çünkü, 10 Muharrem günü, yani Hz. Hüseyin ve ahfadının katledilmeleri, halen terü taze oluşunu korumakta, yürekleri dilhun etmekte , bağırlarımızı, gönüllerimizi parçalamaktadır. O mübarek, mualla insanların elleri, ayakları ve tenleri doyumsuzca öpülmesi gerekirken, maalesef, zalim eller, o fidanları daha meyve vermeden, daha doğrusu çiçek bile açmadan, onları acımasızca tepelemişler, atlarının ayakları altında toz duman etmişler, büyük önder Hz. Hüseyin (ra)'ın mübarek başını keserek köy köy, belde belde ibret olsun (!) diye gezdirmişlerdir.

    "Ashab: " Ya Rasûlallah, sana nasıl salat okuyalım?" diiye sordular. Rasulullah buyurdular ki: " Ey Allah'ım! İbrahim'e salat ettiğin gibi Muhammed'e, zevcelerine ve zürriyetine de salat kıl. ( Rahmet eyle.) İbrahim'i mübarek kıldığın gibi Muhammed'i, zevcelerini ve zürriyetini de mübarek kıl muhakkak sen övülen ve yüceltilensin."

    Bazan düşünmeden edemiyorum!. Bu nasıl mantık, akıl, düşünce, iman, vicdan ve dini anlayış ki, tarihe yön verecek, İslam'ın bir bakıma kaderi olacak, bütün hal ve ahvalleri Allah'ın rızasından başka bir şey olmayan, bu yiğitlere işkence, kötülük ve zulüm edilebilir?

    Hem, yukarıda zikredilen hadiste de beyan edildiği gibi, günlük ibadet hayatımızda, sürekli onlara salat ve selam gönderdiğimiz halde, böyle bir vahşetin işlenmesi, İslam tarihinin mutlu gidişatına "dur" denilmesi, gerçekten insafsızlık değil, insanlığı, insan olmayı kaybetmek demektir.

    Halbu ki, Ehl-i Beyt'in anlamı, Ev halkı demektir. Terim anlamı ise; Peygamber efendimiz'in ev halkıdır: Ev halkının kimler  olduğu alimler ve bilginler arasında görüş ayrılığı vardır. 

    Meşhur müfessir ibn-u  Atiyye " rics"in manasını izah ederken şöyle demektedir: Rics, günah, azab, necis ve murdar şeylerdir. Allahu Teala bunların tamamını Ehl-i Beyt'ten gidermiştir. Şu alıntımız da bu Ehl-i Beyt meselesini daha geniş şekilde vuzuha kavuşturmaktadır:
    "Hz. Peygamber'in ev halkı anlamında Ehlibeyt deyiminin de biri geniş, biri dar olmak üzere iki çerçevesi vardır. Geniş anlamda Ehlibeyt Hz. Peygamber'in bütün ev halkını, hatta ev halkına yakın ilişkileri de içerir. Nitekim bir İranlı olan Selman-ı Fârisî için Hz, Peygamber. " O bizim Ehlibeytimizdendir." buyuruyor. İslam geleneği geniş anlamda Ehlibeyt'ten Hz. Peygamber'in hanımlarıyla Hz. Ali , Hz. Fatıma ailesini anlamaktadır.
    Bu anlamda Ehlibeyt deyiminin geçtiği ayet Ahzab suresinin 33. ayeti olup şu mealdedir: " ... Allah sizden kiri gidermek ve sizi tertemiz yapmak ister ey Ehlibeyt!"
    Dar anlamda Ehlibeyt ise, İslam bilginlerinin ortak kabullerine göre şu dört kişiden oluşur: Hz. Ali, Fâtıma, Hasan ve Hüseyin. Hadis kaynaklarının Peygamberimizin hanımlarından Ümmü Seleme'ye ve sahabi Üsame b. Zeyd'e dayandırdıkları beyanlara göre Hz. Peygamber bu dört kişiyi elbisesiyle sararak: " Benim ehlibeytim bunlardır" demiş ve onlara dua etmiştir. Bu dört kişiye elbise altına alınan yakınlar anlamında Âli Âba ve Ehlü'l-Kisâ da denir." (İsl. Diniyle ilgili özet bililer, Y. N. Öztürk)
    Netice ve sonuç olarak;

    Hz. Hatice'de başlayan, hak dava uğruna maldan geçme, her şeyi sarfedip açma kalma duygusu ve idealizmi, aynen kızı Hasan ve Hüseyn'in anneleri Hz. Fatıma'da da inkıta uğramadan devam etmiştir. Resulullah (sav)'in, Hira'dan korkuyla, heyecanla, telaşla inerek " Dessuruni, Dessuruni" " Beni örtünüz, beni örtünüz"  dediği bir anda, karşısına çıkan kahraman hanım efendi Hz. Hatice validemiz olmuştu. " Korkma!.. Sen, Rabbinin Nebisi olacaksın" teselli ve teminatı ona güç ve kuvvet vermişti.

    Hz. Fatıma'da öyledir!.. Hayatı boyunca dünya malına, servetine, madde sevgisine, altınına, gümüşüne tenezzül etmemiş, sürekli babası Resul'ün gözlerinin içine bakarak, ondan bir saniye bile, bir an bile ayrılmamayı gaye haline getirmiştir.

    Hz. Fatıma, babası Resulullah (sav)'in 63 yaşında dünyadan ayrılmasına dayanamamış, erken zamanda kendisinin de onundan ardından Hakk'a yürümek için duası eksik olmamıştır. Ama, ne bilirdi ki, çok sevgili oğlu Hz. Hüseyin (ra)'ın Kerbela'da başına ne gelecek, ne gelmeyecek, nasıl bir felaketle karşılaşacaktı? Resulullah (sav)'in, üzüntüyle haber vermiş olduğu vakıayı sanki yaşar gibi dünyadan ahirete göç eylemiştir.

     10 Muharreme kadar,  söz konusu yazımın devamı gelecektir!.. Rabbim!.. Bizleri, şehitlerimize komşu eylesin!..Selam ve dua ile..

    Şerafettin Özdemir

allah bizi neden imtahan ediyor
"Andolsun ki sizi biraz korku ve açlık; mallardan, canlardan ve ürünlerden biraz azaltma (fakirlik) ile deneriz. (Ey Peygamber !) Sabredenleri müjdele! Onlar başlarına bir musibet geldiği zaman: 'Biz Allah'a aidiz ve sonunda O'na döneceğiz.' derler." (Bakara 155/156)

 Hindistan doğumlu, İslam Araştırmaları Vakfı'nın kurucusu, dinlerin karşılaştırılmasıyla ilgili geniş bir bilgi birikimi bulunan Dr. Zakir Naik'in Allah bizi neden sınıyor, neden imtihan ediyor sorusuna verdiği cevabı aşağıdan izleyebilirsiniz. Allah yapacaklarımızı önceden biliyorsa bizi neden imtahan ediyor, yapacağımız şeyi daha önceden bilmesi bizi yapacaklarımızdan sorumlu tutarmı gibi akla gelen sorulara verilmiş en güzel cevaplardan biri;


Author Name

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *