Son Yazılar

agnostiklere cevap ahir zaman alametleri Ahir zaman videosu ahir zamanda neler olacak Ahiret Aile Albüm - Kitap Tanıtımı Alıntılar All I need all i need izle Ateist ve Agnostik Tezleri Çürüyor Ateist ve Agnostiklere Cevaplar ateistlere cevap bir kimse kendi bilgisi ile fetva verebilirmi Cennetle Müjdelenen 10 Sahabe cumhuriyet bayramı cumhuriyetimizin 90. yılı çeviri Dini Bilgiler Dini Hikayeler dini siteler dini sorular Dini Yazılar Dualar - Sureler Duhan Sures Duhan Suresi anlamı Duhan Suresi Online Dinle Duhan Suresi Türkçe Duyurular E-kitap English fetva verme Genel Hadis-i Şerifler hakkında Hz. Muhammed (sav) iletişim sayfası ilk yayın infografik islam İslam islam ahengi duyuru sayfası islam ahengi hakkında islam ahengi yayında İslam Dünyasından Haberler İslamda Ölüm İslami Videolar İslami Wallpaper islami-haberler kabir hayatı Kıble Yönü Bulmak Kıyamet Alametleri kimler fetva verebilir Kur'an Mucizeleri Kura'n-ı Kerim'den Kuran Kuran Mucizeleri Kuranı Kerim kurban bayramı günü kurbanda sevap kutlu olsun Makaleler manset Masaüstü meal Meali midye adet olurmu midye gunah midye haram degil midye yemek günahmı midye yemek harammıdır Misafir Yazarlar Mübarek Gün ve Geceler Namaz namazda türkçe dua namazda türkçe dua edilirmi neler yapmalıyız Ölüm Ölüm için hazırlanmak Rad Suresi Rad Suresi Arapça Rad Suresi Dinle Rad Suresi Meali Sahabe Sami Yusuf sami yusuf 2013 sami yusuf all i need Sami Yusuf Happiness Sami Yusuf Happiness Dinle sami yusuf instrumantel Sami Yusuf Klibi sami yusuf spritique sami yusuf to guide you home SerafettinOzdemir Soru ve Cevap Bölümü Sorular ve Cevaplar Şerafettin Özdemir Şiir - Söz To Guide You Home tolstoy islam tolstoy muhammed kitabı türkçe dua hükmü türkçe namaz Üye Paylaşımları Yararlı Bilgiler yazı dizisi yazigonder Zaik Naik Zakir Naik

en eski kuran

2015 senesinde Birmingham Üniversitesi'nin kütüphanesinde bir doktora öğrencisinin tesadüf eseri denk gelmesi sonucunda bulunan ve yapılan karbon testleri sonucunda yaklaşık 1370 yıl önce yazılmış olan ve bilinen en eski Kur'an-ı Kerim internet üzerinden yayınlandı.

Yaklaşık olarak 568 ve 648 yılları arasında yazılmış olan Kuran-ı Kerim, bu zamana kadar bilinen en eski el yazması Kuran olarak yerini aldı. British Library'de tutulan 1370 yıllık Kuran-ı Kerim, kütüphanenin uzmanı Dr. Muhammad Waley tarafından şöyle yorumlandı " Hz. Muhammed dönemine tanıklık etmiş olan biri tarafından yazılması ve günümüze kadar ulaşması büyük heyecan verici bir olay."

Kuran-ı Kerim Biritsh Library internet sitesinden online olarak halka sunuldu. 1370 yıllık Kuran-ı Kerim'e şu linkten ulaşabilirsiniz;

Su ile ilgili ayetler
"O rab ki, yeri sizin için bir döşek, göğü de bir bina yaptı. Ve gökten bir su indirdi de onunla sizin için meyvelerden/ürünlerden bir rızık çıkardı. Artık bilip durduğunuz halde Allah'a ortaklar koşmayın." (Bakara sûresi, âyet 22)

"Şu bir gerçek ki göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde, insanların yararı için denizde yüzüp giden gemilerde, Allah'ın gökten suyu indirip onunla, ölümünden sonra toprağı dirilterek üzerine tüm canlılardan yaymasında, rüzgarların bir düzen içinde yönden yöne çevrilmesinde, gök ve yer arasında bir hizmete memur edilen bulutlarda, aklını işleten bir topluluk için sayısız izler-işaretler vardır." (Bakara sûresi, âyet 164)

Asıl konuya girmeden önce, dikkatimi çeken bir iki hususa temas ederek başlamak istiyorum: Şöyleki, 2016 yılı, yılların içerisinde en kurak geçen, gökten yağışın, yağmurun düşmediği, güz döneminde ekinlerin aynen kuru topraklarda yağmur beklediğini biliyoruz.

Halkımız; bu sıkıntıdan kurtulmak için, mübarek cuma günlerinde, cami hocalarına baş vurduğu, onlardan toplu toplu cemaate dua yaptırmak için müracaat ettiklerini müşahede ettim. Gözler yukarılara dikiliyor, ha yağdı, ha yağacak misali, yağmur beklenilmektedir.

Ülkemizde, yeşile karşı, ağaç dikmeye, yetiştirmeye, ormana karşı lakayıtlık içerisinde olan halkımız, sebeplere sarılmadan hiç bir şeyin olmasının mümkün olmadığını bilmemektedir.

Tabii ki, su nimetini har vurup harman savururcasına tüketen halkımız, kuraklıktan, çekilen sıkıntıdan ibret olacak mıdır acaba? Çünkü; insanoğlu susuzluktan, kuraklıktan muzdarip olduğu gibi, bağ, bahçe, orman, yeşillikler, meralarda otlayan kuzu-koyun, dava sığır ve benzeri mahlukat bile  'su!' diye inlemektedir.
" Bu iki ayette dahi ciltlere sığmayacak bilgilerin özü vardır. Gök kelimesinin atmosfer olmadığını ikinci ayette rahat bir şekilde anlıyoruz çünkü gökten suyun inmesinden sonra bulutlardan da bahsetmektedir.

Atmosferden suyun inmesi gibi bir durumda söz konusu değil zaten. Şu an hayatta olan döngü bulutlarla sağlanıyor, eğer gök dünya dışı bir yer olarak anlatılıyor olmasaydı ayette sadece buluttan bahsederdi.

Kuyruklu yıldızlar buz ve kozmik toz karışımı toplardır. Anlaşılan şu ki dünyamız büyük bir kuyruklu yıldız saldırısına maruz kaldı ve su bu şekilde dünyamıza indi.

Bu ayetlerde dünyanın oluşuna bariz işaretler vardır. Önce gökler ve yer yaratıldı, sonra gece ile gündüz. Ve bundan sonra su dünyaya indirildi. Suyun inmesi sonucu hayat başladı. Bilimsel araştırmalar da bu yöndedir, tabi ki de en doğrusunu Allah bilir. Yaratılış ile ilgili ayetler bunlarla sınırlı değil tabi ki de.
" O ( Allah) ki, Gök"ten su indirdi. Onunla, her şeyin bitkisini bitirdik, ondan bir yeşillik çıkardık ve ondanda kümelenmiş taneler ve hurma ağacının tomurcuğundan sarkmış salkımlar, birbirine benzeyen-benzemeyen, üzümler, zeytinler ve nardan bahçeler çıkarıyoruz. Onlar, olgunluğa erişip ürün verdiğinde, onlara bir bakın! Muhakkak, iman edecek bir kavim için, bunda ayetler vardır." ( En'am sûresi, âyet 99 )
Bu ayetle ilgili tek bir noktaya değinmek istiyorum. Aslında Allah'ın ayetleri Kur'an'dan ibaret değildir. Okuyabilene her şey Allah'ın ayetleridir. Burada bir konudan bahsedilmektedir. Kur'an dışındaki ayetleri batı okudu ve gelişti.

Bizler ise daha Kur'an'ı okuyamadik tam anlamıyla. Bilim ile Din zıt değildir, iç içedir. Bilim Kur'an'ı anlamak için çok güzel bir araçtır aslında. Bunu kavrayabilsek. Basit şeylerle uğraşmayı bıraksak, hurafelerden kurtulabilsek." (diniyazilar.com)
Yüce Rabbimiz, insanoğluna su gibi bir nimeti vermekle, onu her türlü pislikten, cünupluktan, taharetsizlikten ve bunun akabinde hastalıktan korumuştur. Vermiş olduğu su nimeti ile, insan oğlu güzel yaşadığı gibi, tüm canlılarda bu sayede dünyaya renk katmışlardır..

Ama maalesef, suyun, su nimetinin kadrini,kıymetini bilmemekteyiz. Açık bırakılan musluklar; tıpkı ekmek gibi, hava gibi hayatiyetimizi nakışa sunmaktadır. Kur'an ve Nebevi haberler dikkate alınmış olsaydı, abdest alırken bile suyu israf etmez, "bir gün tükenecektir" edasıyla, tavrıyla onu israf etmezdik.

Onun içindir ki, Batı ülkelerine ulaşamıyoruz.. Onlar; ağaca, yeşile, suya özen göstermekte ve önem vermektedirler..Suyun kirletilmemesine, poşet, şişe, vesair atıklarla suyu kirletmeye çalışanlar görüldüğü zaman resmiyetten önce, diğer insanlar o kişiye, tiksinircesine bakmaktadırlar.

Ülkemiz suları temiz değildir. Sahiller kaderine terkedilmiş, her tarafta, yukarıda arzedilen zerzevatlar harmanlanmış durumdadır. Niçin ve neden? Hal böyle iken, başımız dara gelince, cami hoca efendilerine koşuyoruz. Koşuyoruz da, bizler, müslümanlar olarak uhdemize düşen görevimizi yapabildik mi? Hayır. Ben, yaptığımız kanaatinde değilim.

Örneğin, bir su kenarına, dere kıyısına piknik yapmaya gideriz.. Yer, içer, zevkü safa yaparız. Akabinde de, oradan ayrılırken, geriye ne kadar atık madde kalmış ise, onu da ya orada rast gele bırakırız, yada derenin, ırmağın içerisine boca eder öylece döneriz.

Millet ve Müslümanlar olarak, içtiğimiz, kullandığımız suyun,bu güzel nimetin kıymetini bilelim. Sebeplere sarılmalıyız. Ondan sonra da, dua etmeliyiz. Sebeplere sarılmadan, görevimizi yapmadan yapılan ve yapılacak duanın işlevsiz olduğunu bilmeliyiz.

Netice olarak:

Milletçe nüfuz oranımız süratle artmaktadır. Buna rağmen, tedbir almayışımız, ağaçlandırmaya, yeşile özen göstermeyişimiz üzülecek, kahrolacak bir durumdur.

Şahit olmaktayız ki, yer altına vurulan kuyular, artık ses vermemektedir. 70-80-90-100 metre derinden çıkan su mecalsiz, tazyiksiz bir durumdadır. Zaten uzun ömürlü olmayıp, kısa süre sonra kendiliğinden tekrar çekilmektedir.

Bendeniz, göl ve nehirler bölgesinde yaşamış, büyümüş bir insanım. Her zaman sormadan edemiyorum: Ne oldu Afşin'in Hurman çayına, Ceyhan çayına?

İnsanımız, bundan yıllarca önce, en küçük bir dereye giderde, sepetle yığın yığın balık tutardı. Ya şimdi? Şimdiler de, büyük sularda bile balık kalmamıştır. Niçin?

Çünkü, yıllarca; dinamitle tüm balıkları büyüklü, küçüklü öldürdük ve neslini tükettikte onun için. Dinamit atmakla, nehirlerin içerisine zehir atmakla hem balıkları öldürdük hem de diğer canlıları.

Duamızın kabulü için, sesimizi yüce Allah'a ulaştırabilmemiz için, bize düşen görevlerimizi yapalım. Tedbir aldıktan sonra, takdiri Allah'a bırakalım. Selam ve dua ile..

"Ona Rabbinden ( başkaca) mucizeler indirilmeli değil miydi? " derler. De ki: Mucizeler ancak Allah'ın katındadır. Ben ise sadece apaçık bir uyarıcıyım." (Ankebût sûresi, âyet 50)

"Kendilerine okunmakta olan Kitab'ı sana indirmemiz onlara yetmemiş mi? Elbette iman eden bir kavim için onda rahmet ve ibret vardır." (Ankebût sûresi, âyet 51)

"De ki: Benimle sizin aranızda şahit olarak Allah yeter. O, göklerde ve yerde ne varsa bilir. Bâtıla inanıp Allah'ı inkâr edenler ( var ya), işte ziyana uğrayacaklar onlardır." (Ankebût sûresi, âyet 52)

Zikredilen ayeti kerimeler ışığından yola çıkarak, esas konuma başlamak istiyorum: Malum olduğu üzere, 2016 yılı yaz ayları, sahte Mehdi (!) sebebi ile, kana bulanmış, her yıl milletten devşirmiş olduğu kurban değerlerini kurban etmeyerek, sahte Mehdi (!); yavrularımızı, ciğerparelerimizi kurban etmiştir!..

İnsanlıktan nasibini almamış, gözü dönmüş, vicdanı kararmış, ne yaptığını bilmez, iradesini yitirmiş, Müslüman değil de, insanlık(!) vasfını kaybetmiş bir şekilde, aziz millet neferlerine, canlarına, masumlarına, evlatlarının üzerine kurşunlar yağdırarak, TBMM binamız bombalanmış, Genelkurmay göz bebeğimiz sahte Mehdi (!) taarruzlarına maruz kalmıştır!..

Hani Mehdi inancı, Mehdilik düşüncesi, insanları hidayete eriştirecek, kurtuluşlarına vesile olacaktı? Maşallah! Hem de ne sahte Mehdi imiş (!) İsterseniz Mehmet Durmuş hocamızı okuyalım:

" Mesih inancı fanatik Yahudilere, tembelliğin ötesinde bilakis, Müslümanları yeryüzünden silmek ve sadece kendilerine hayat hakkı tanımak hedefi doğrultusunda, her türlü kahredici yolu denemeleri için olağanüstü bir dinamizm (!) bile vermektedir.
Fakat, biz kendimize, Allah'ın saf ve berrak vahyini, İslam'ın tarih boyunca gelmiş şerefli elçilerini mi üsvetün hasene ( güzel örnek) ittihaz edeceğiz, yoksa, katil vahşi Siyonist örgütleri mi?
Eğer ikinci ise, biz kendi kendimizi inkar ediyor olmaz mıyız? Bir taraftan Yahudileri beğenmeyip eleştirirken, öte yandan onların ' sünnetini' benimsemek, Müslüman imanı ile nasıl bağdaştırılabilir?
Kur'an, bu uğurda çok çarpıcı bir temsille bizi düşündürmek istiyor. Evini bir uçurumun kenarına yapan ve onunla birlikte kendisi de cehenneme yuvarlanan kimse mi daha hayırlı, yoksa Allah korkusu ( takva) ve Allah rızası temeli üzerine kuran mı daha hayırlıdır? ( Tevbe, 109)
Şu halde biz de, akidemizi Allah korkusu ( takva) ve Allah rızası üzerine bina etmek zorundayız. Buradaki ' bina", akidemizdir. Kur'an dışındaki bütün hurafeleri, mitleri, mitosları-kaynağı ne olursa olsun- reddetmeli, aziz İslam'a bu mülevveslikleri ( kirliliklerini) bulaştırmamalıyız.
Biz bunu yaptığımızda Allah'ın bizlere ne gibi hayırlar bahşedeceğini bilmiyoruz. Fakat, batıl inançları ve hurafeleri ' doğru yol' zannettiğimizde, Allah'ın bize ne gibi belalar verdiğini, işte yaşayarak görüyoruz. Sonuç itibariyle, pratik sonucu ne olursa olsun, mehdi fikri gayri İslamidir. Gayri İslami bir araçtan Müslümanca medet ummak mümkün değildir. " (erdemyolu.com)

Yahu kardeşim, ne demek " Kainat İmamı" yalanı?. İçimizden, halktan biri olan, kainatın efendisi, alemlere rahmet olarak gönderilmiş bulunan Hz. Muhammed (sav) bile böyle bir iddiada bulunmamış, bir vakit yemek buldu ise onunla yetinmiş, zaman olmuş karnına taş bağlamış, ama, hiç bir zaman gurur, ucub, kibir, benlik, enaniyet denilen uçurumun kenarından bile geçmemiştir.

Ne konfor içerisinde yaşamayı, ne villalarda ömür tüketmeyi, nede krallar gibi kılıç sallamayı, kelle uçurmayı hiç bir zaman aklının kenarından bile geçirmemiştir. Alıntımıza dönecek olursak;

"Nida- Kanaatimce bu inancın daha önemli boyutu Yahudilik ve Hristiyanlığın başına gelenlerin İslam düşüncesinin başına gelmesi endişesi. Konunun bu boyutu üzerinde durmanın daha faydalı olduğu kanaatindeyim. Bu inancın İslam düşüncesine etkisi ne boyuttadır?
M. D.- Evet, dediklerinize aynen katılıyorum. Bugün İslam düşüncesi, Kur'an dışından Hinduizm, Budizm, Zerdüştlük, İsrailiyat ve Mesihiyyat gibi değişik coğrafya ve iklimlerden akan kirli sularla- ne yazık ki- kirletilmiştir.
Fakat ümitsiz değiliz, korkuya, endişeye kapılmıyoruz. Zira İslam'ın son vahyi Kur'an sapasağlam ortadadır. Resulullah'ın nezih sünneti ise, bütün flulaştırmalara rağmen, yine Kur'an'la ve sair bilgi vasıtalarıyla gün yüzüne çıkartılabilecek vaziyettedir. Üzüntülü, kederli, panikli ve telaşlı olması gerekenler, alternatif dinin müntesipleridir.
Elimizde Kur'an gibi, dünyanın en mükemmel imkanı, Allah'ın en büyük lütfu bulunduğu sürece, dünyanın bütün dalaletlerini-moderniyle, gelenekseliyle- hidayete dönüştürme gücüne sahibiz. Bütün mesele, dinimizi ciddiye almak ve çok çalışmaktır." (erdemyolu.com)
Gerçekten üzülmemek mümkün müdür? Humeyni Şiası, kendisini Mehdi ilan edebilir! Kurtarıcı, hidayete erdirici gösterebilir de, Fetö çömezi kimdir ki, ne kapasitesi, ne gücü bulunmaktadır ki, kendisini "Mehdi" ilan etsin ve kan döksün?
Aslında, devlet yetkililerimiz, bir Feto Mehdi(!)si ile yetinmemelidirler! Ülkemizde, halkın arasında kimler var ise, kendilerine Mehdi, Mesih süsü veriyorsa, araştırılmalı, yaka, paça bulunarak, Mehdi(!)lik gücünü, kuvvetini ve kudretini nereden aldıklarını ispat ettirmelidirler!..
" Nida -Bu konuda temel dayanak- sizin çalışmanızda da göze çarptığı üzre- hadisler. Bu konudaki hadislere karşı tavır ne olmalıdır?
M.D. Evet, haklısınız, mehdilik ve benzeri konuların dayanağı kuşkusuz hadislerdir. Ne yazık ki hadis konusunda Müslümanların kafasında hala önemli takıntılar var.
Hala hadisle sünneti ayıramayan Müslümanın sayısı azımsanmayacak kadardır. Hadis adı altında pek çok İslam dışı söylem, ne yazık ki İslami kılıfa büründürülmüştür. Bizim bu mehdilik çalışmamızda olduğu gibi, hadislerin mutlaka Kur'an'la, akıl ve iz'anla, tarihi verilerle kritiği yapılmalıdır.
İnsanlar körü körüne inat etmeyi bırakmalı, 'hadis' denilen bir rivayetin Kur'an'dan neleri götürdüğünü, veya neleri örttüğünü iyi hesap etmelidir. Günlük hayatımızda nasıl ki, ister dostumuz olsun, ister düşmanımız olsun, bir kişi hakkında, duyduğumuz her söze inanmıyor, mutlaka emin olmak istiyor, emin olmamızı sağlayacak birtakım deliller, kanıtlar istiyoruz...." (erdemyolu.com)

Netice olarak;

Tüm bunlardan anlıyor ve inanıyoruz ki, zamanımız Kur'an'a yönelme, emirlerini yaşama, hayata geçirme zamanıdır!.. Elbette ki, sahih, mütevatir hadisi şerifleri de baş tacı ederek, Kur'an'a götürüp, Kur'an'dan hadis hakkında referans almak zorundayız!..

Tabii ki, bu çalışmayı da yapacak olan, ilim adamlarımızdır. Her türlü hikayeden, hurafeden uzak çalışma yapan ilim ve bilginlerimiz yapacaktır.

Yukarılarda, söz arasında kurban kesmeden, kurban ibadetinden söz etmiştim. Başkanlığımıza hibe edilen, vekalet verilen kurbanlardan şek ve şüphemiz yoksa da, ortalarda dolaşan bir hayli neidüğü belirsiz kurum, kuruluş ve kişilerin toplamış oldukları Kurban etleri, derileri ve sakatatları nereye, hangi mahfile, kimlere sarfedilmektedir?..

Tüm bunların araştırılarak, milletimizi kandırmaya çalışan uyanıklara, mehdi geçinenlere fırsat verilmemelidir. Görülen ve yaşanan odur ki, tüm dünyada, Fetö teröristine verilen kurban ne oldu, nereye harcandı, Milletçe bunu yaşamış olduk! Rabbimiz, bizleri, Mehdilik, Mesihlik düşüncesinden uzak eylesin. Selam ve dua ile.

camii-sultanahmet
" İman ediip iyi işler yapan, namaz kılan ve zekât verenler var ya, onların mükâfatları Rableri katındadır. Onlara korku yoktur, onlar üzüntü de çekmezler." (Bakara sûresi, âyet 277)

" Ey iman edenler! Allah'tan korkun. Eğer gerçekten inanıyorsanız mevcut faiz alacaklarınızı terkedin." (Bakara sûresi, âyet 278)

Konumuzun başlığı ilginç değil mi? Günümüzde, ekseri iman etmiş, namaz kılan fakat camiden çıkınca camideki tüm iyi hareketlerini terkeden Müslümandan bahsedeceğiz!..

Camide, namaz kılmakta olan Müslümanı sanki birileri dürtüklemekte, "bir an önce hemde tesbihini bile çekmeden camiyi terket" diyen biri varmış gibi, kaçarcasına, boşanırcasına camiden kaçılmaktadır. Çünkü;

Bankada kredi kuyruğuna girecek, kahvede oyuna başlayacak, çay ocaklarında politik veya nötr sohbetlerde bulunacaktır!.. Onun için acelesi vardır!..

Bazen, düşünmeden edemiyorum. Sahabenin namazı ile, bizim namazımız arasındaki fark nedir?.. Kader hakkındaki meşhur fetvası ile ün yapmış, büyük alim Hassan'ül- Basri (ra)'a sorulur:

"Sahabe-i kiramın; İslam'ı yaşaması, anlayışı nasıldı?" diye sorulur. Vermiş olduğu cevap enteresandır. Şöyle kİ " Sizler; sahabeyi görmüş olsaydınız, bunlara " deli" derdiniz. Onlar da, sizleri görmüş olsaydı, bunlar Müslüman değildir" sözünü demiş olurdu.

Gerçekten, iman ediyoruz, ismimiz Müslüman, camiye gidiyoruz ama, camiden boşaldıktan sonra, apayrı bir insan oluveriyorz. Hem de, imana, namaza, camii haline uymayam, taban tabana zıt olan bir hal..

Bilhassa koskoca adamlar, Allah'a iman etmişler, alınları secdeli, esneyerek de olsa namaz kılmaktadırlar. Lakin, camii dışındaki tutumları apayrı bir alem.. Sigaradan tutunda, kahvede kağıt oynarken agızdan çıkan galiz küfürle dine, talaka sövmeler iğrenç haller meydana getirmektedir..

Bazan da şahit oluyorum ki, minarede ezan okunuyor, halk akın akın camiye koşarken, bir kısım insanlarda, tam caminin karşısında bulunan kahvede sigarasını tüttürtmekte, taşını dizmeye devam etmektedir. Doğrusu çok ayıp, çirkinlik ve lakaydiliktir.


Demek ki, kılmış olduğumuz namazlar insanların üzerinde bir etki, bir değişiklik meydana getirmemektedir. Yani, bir nevi alışkanlık, el gördülük gibi bir tutumdur. Yani, Türkiye coğrafyasında iman tamam, namaz tamam ama, camii dışında bam başka insanlar olmaktayız..

Yakınlarımızın, koşularımızın düğünlerine gitmekteyiz. Düğün esnasında namaz vakti geliyor, oynayanları, zıplayanları, dans edenleri, silah sıkanları bırakıp hemen camiye, namaza koşuyoruz. Demek ki, bu hususta burada da bir çelişki, zıtlık söz konusudur. Bazan dans edenleri, hoplayanları seyretmek, silah atanlara alkış tutmak sonra da namaza koşmak!..

Oysa, Müslümanın tavrı belli olmalı idi!.. İmanının gereğini yerine getirmeli idi. Haksızlığa, batlıa, sapkınlığa bulaşmadan yaşamaktı.. Şu ayeti kerimeyi güzelce tefekkür ederek anlamalıyız.:

"Onlar öyle ( fasıklar) ki, kesin söz verdikten sonra sözlerinden dönerler. Allah'ın, ziyaret edilip hal ve hatırının sorulmasını istediği kimseleri ziyaretten vaz geçerler ve yer yüzünde fitne ve fesat çıkarırlar. İşte onlar gerçekten zarara uğrayanlardır. " (Bakara suresi, ayet 27)

Bu ayeti kerimeye kısa bir yorum yapacak olursak: fasık: hak yoldan sapan, sapıtan kimsedir. Kesin olarak verilen söz de ehl-i kitabın ahir zaman Resulüne iman edeceklerini söylemeleridir ki, gelince iman etmediler ve sözlerinde durmadılar.

İslam'ın çok değer verdiği akraba, komşu ve yakınlarla ilgilenip bunlara yardım etmeyi terkettiler. fitne ve fesat unsuru oldular, böylece hem dünyada hem de ahirette zarar gördüler..

Demek ki, iman etmeden, namaz kılmadan maksat, içeriği dopdolu bir ubudiyyettir. İçini doldurmak lazımdır. Camide, cemaatte 27 derecenin farkına ulaşmak, anlamak lazımdır. Sahi, bu günkü cemaat anlayışlarında bu şuurun farkında mıyız?

Netice olarak;

İman etmek, insanın imdadına koşmak, namaz kılmak, cemaate dahil olmak sıradan, basit, amelsiz, eylemsiz bir duruş değildir. İman etmek, namaz kılmak öyle bir davranıştır ki, fakirin halini anlamak, garibin, gurebanın imdadına koşmak, yetimin, öksüzün elinden tutmak, din, iman, vatan, millet, ülkemizde birlik beraberlik sevdalısı olmaktır.

Hizipçiliği, tefrikayı, mezhepçiliği, bağnazlığı önlemek, her türlü şirkin hurafenin önüne geçmektir. İman ve namaz, hastayı, düşkünü gözetlemek, böylelikle imanın ve kılınan namazın zevkine ermektir.

İman etmekten, namaz kılmaktan kalp mutmain değilse, demek ki, şuursuzluk, lakaydilik ön plandadır. "Dostlar bizi pazarda görsün" hesabı yapılan aerobik hareketler veya başka bir deyimle "yoga" hareketleridir..

İman ve namaz, bizleri rüşvetten, iltimastan, faizden, fuhuştan, yalandan, insan dolandırmaktan, riyadan, şirkten korumalıdır.. Aksi halde, yapılan ibadetler kendi kendimizi aldatmaktan öteye gitmeyecektir.. Selam ve dua ile.

  Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed'in evini Tourwirst adlı bir program 3 boyutlu olarak (3d)  olarak görme imkanı sunuyor. Daha önce Suudi Arabistan yönetimi tarafından kütüphaneye çevrilen Hz. Muhammed'in yaşadığı ev, tekrar aslına uygun olarak restore edilmiş ve dileyenlerin ziyareti için istifadelerine sunulmuştu. Hz. Muhammed'in evinin içinde bulunan mütevazı detaylar ise gerçekten bolluk içinde yaşayan müslümanlar için bugün bile bir nasihat niteliği taşıyor.

Yukarıda bulunan uygulamayla Peygamber Efendimizin evini 3 boyutlu (3d) olarak gezebilir, Peygamberimizin Eşyaları ve Peygamberimizin Evi hakkında bilgi sahibi olabilirsiniz.

Peygamber Efendimizin Evi Tam Olarak Nerede ?

Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed'in doğduğu ev Mekke'de bulunmaktadır. Hicretten sonra Medinede de yaşamış olan peygamberimizin orada da bir evi bulunmaktadır. Mekkedeki evinin tam olarak yeriyse şu şekildedir. Hz. Muhammed'in kabe'ye girerken kullandığı kapı olan Kabe-i Muazzama’nın Bab'üs-Selam kapısı tarafında Şib-i Ebu caddesindedir.

Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed'in Evinin Eski ve Yeni Hali

Peygamberimizin evinin eski haliyle ilgili görseller yok denecek derece az bulunmakta. Aşağıda mevcut olan kaynaklardaki fotoğraflara ulaşabilirsiniz.

Peygamber Efendimizin Evinin (Mevlid Evi) Restore Edilmiş Hali

Peygamber Efendimizin Evinin (Mevlid Evi) Restore Edilmiş Hali 

Kabe-i Muazzama'nın Yanında Bulunan Peygamber Efendimizin Evi

Kabe-i Muazzama'nın Yanında Bulunan Peygamber Efendimizin Evi

 Hz. Muhammed'in doğduğu evin eski bir fotoğrafı

Hz. Muhammed'in doğduğu evin eski bir fotoğrafı

Peygamberimizin evinin restore edilmeden önceki halinin en eski fotoğraflarından biri

Peygamberimizin evinin restore edilmeden önceki halinin en eski fotoğraflarından biri




Aşure, aşure günü
Zilhicce ayını geride bıraktığımız ve Muharrem ayına girdiğimiz bu günlerde halkımız Aşure Günü Ne Zaman olduğunu merak etmektedir. Osmanlı döneminden sonra Aşure Gününde, halk arasında yaygın olarak yapılan Aşure pişirilip, hayır olması umuduyla eşe dosta komşulara dağıtılması inancı, İslam tarihi açısından büyük ve önemli olayların yaşandığı Muharrem ayının 10. gününde gerçekleşmektedir.

PEKİ AŞURE GÜNÜ TAM OLARAK HANGİ GÜN

2016 yılı Muharrem Ayı, 2 Ekimde başlayıp 31 Ekim günü son bulacaktır.  Muharrem Ayının 10. gününe denk gelen 11 Ekim 2016 Salı günü Aşure Günüdür.

AŞURE GÜNÜ ORUÇ TUTMANIN FAZİLETİ

Bu yıl Muharrem Ayının 10. gününe denk gelen 11 Ekim salı Aşure gününde oruç tutmanın sünnet olduğu bilinmektedir. Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed;
"Ramazan ayından sonra en faziletli oruç (ayı) Şehrullah (Allah'ın Ayı) olan Muharrem ayıdır. Farz namazdan sonra en efdal olan namazda gece namazıdır." Müslim.
"Muharrem ayında oruç tut.Çünkü o, Allah'ın ayıdır. Onda öyle bir gün vardır ki, Allah o günde bir kavmin tevbesini kabul etmiş ve o günde başka bir kavmi de affedebilir."(Tîrmizi) şeklinde buyurmuştur. 
Tüm müslüman aleminin ve siz ziyaretçilerimizin Muharrem ayını kutlar, bu mübarek ayın milletimize sağlık ve huzur getirmesini temenni ederiz.

AŞURE GÜNÜ ORUÇ TUTMAK FARZ MIDIR ?

Aşure günü oruç tutmak farz değil sünnettir. Ramazan orucu farz olduktan sonra bile bu orucu peygamber efendimiz Hz. Muhammed'in terketmediği bir sünnet olarak tutmaya devam ettiği rivayet edilir. Bu konu hakkında geniş bilgiyi İslam Ahenginin Ramazan Özel olarak yayınladığı sayısında bulabilirsiniz.
aşure orucu, aşure günü oruç tutmak

Tüm müslüman aleminin ve siz ziyaretçilerimizin Muharrem ayını kutlar, bu mübarek ayın milletimize sağlık ve huzur getirmesini temenni ederiz.


Bu günkü yazımla yine, ortalıkta bol miktarda dolaşmakta olan ilmihallerden bahsedeceğim.. Maşallah, sayı itibariyle binleri aşan ilmihaller arasında tam bir çelişki, birbirinin ifadelerini yalanlayan, çürüten bilgiler mevcuttur.

Ellerde dolaşan ilmihal kitaplarının, fıkhı konularda anlayış birliğine varması, birbirlerini doğrular nitelikte bilgi sunmaları gayr-i kabildir.

Çünkü, Yusuf Tavaslı hocadan tutun da, Hüseyin Hilmi Işık merhuma varıncaya kadar, Ömer Nasuhi Bilmen ve A. Fikri Yavuz hocaların ilmihallerinin yanı sıra daha isimlerini anımsayamadığım bir hayli ilmihal çokluğu, insanımızın zihnini karıştırmakta, Müslümanlar; hangisine, neye göre amel yapacaklarını bilememektedir.

Bilhassa, mevcut ilmihal kitaplarının çelişkilerini çok güzel bir şekilde irdeleyen muhterem hocamız Prof. Dr. M.H. Kırıbaşoğlu, bu mevzuda bir hayli mesai harcamış, örneğin, Ömer Nasuhi Bilmen hocamızın ilmihalini baz alarak, söz konusu kitaplardaki veya kitaptaki eksiklikleri, noksanları, Kur'an dışı bilgileri fevkalade bir şekilde izah etmiş bulunmaktadır.

Müslüman milletimiz; bu kitapları okudukça, belleklerine yerleştirdikçe, bu safsataları okuyan, dinleyen, vaaz kürsülerinden takip eden kardeşlerimiz; Kur'anî emirler karşısında, her duyduğu zaman afallamakta, hayal kırıklığına uğramakta, ya kabullenmekte veya yeni duymuş olduğu bilgileri reddetmektedir.

Söz konusu bu yanlış çarpık bilgileri Kırbaşoğlu hocamız görmüş, gözetlemiş ve insanlarımız müstefid olsun diye bilgilerine sunmuşlardır. Allah razı olsun. Öyleyse, buyurun bazı konuların çarpıklığını!..

"... İskat-ı salât denilen uygulamanın da dinde hiç bir temeli olmadığı halde, uzun uzun nasıl yapılacağı anlatılmıştır. Bir mescidin içi ve arsası mescid hükmünde olduğu, onun için mescidlerde yapılması mekruh olduğu iddiası, hem temelsiz, hem de mantıksızdır.
Aynı şekilde, en faziletli mescid sıralamasında Kabe, Mescid-i Nebevi ve Beytu'l-Makdis'den sonra, sırasıyla en eski mescidlerin, daha sonra da en büyük mescidlerin geldiğine dair ifade de dini temellerden yoksun.

Hele hele recm ve irtidaddan dolayı verilen ölüm cezasının kesin dini temelleri varmışçasına, taşlanarak öldürülenin cenaze namazının kılınıp kılınılmayacağının tartışılması ve mürtedin cenaze namazının kılınmayıp, cesedinin boş bir arazideki çukura gömüleceği iddiası öncekilerden farksızdır.

Bu gün de uygulanmakta olan şekliyle " ölülere telkin verme"nin de hiç bir sağlam dini dayanağı yoktur. Ölünün yakınlarının ilk hafta içinde fakirlere sadaka verip, sevabını ölüye bağışlamalarının Sünnet olduğu iddiası da asılsızdır.

Ölülere Yasin suresi okunmasının sevap olduğu iddiası da temelsizdir. Suda boğulan, ateşte yanan, enkaz altında kalan, veba, taun, ishal, sıtma ve zatülcenb hastalıklarından birisiyle veya akrep sokması ile ölen, nifas halinde veya gurbet elinde veya ilim yolunda veya Cuma gecesinde ölen kimselerle;

Sevabını Allah'tan bekleyen müezzinin ve doğru alış veriş yapan Müslüman bir tüccarın, ailesinin geçimini kazanmak için, hak üzere bir çalışma sonunda ölenin 'şehid' sayılacağı iddiası da son derece çürük rivayetlere ve zorlama te'villere dayalı iddiadan başka bir şey değildir." (islamiyetdergisi.blogspot)

Klasik, gelenekçi kesimler arasında, hala devir, iskat-ı salat merasimleri yerini korumaktadır. Yani, diğer adıyla "Kabultü veheptü, aldım kabul ettim" saçmalığı, ne Kur'an'da, ne de mütevatir hadislerde yer almamasına rağmen, hali hazır tatbik edilir olması bizleri derinden ve içten üzmektedir.

Bir diğer çarpıklıkta Recm ve mürtedin öldürülmesi ifadelerinin yer almasıdır. Oysa, bu tür Kur'an'a aykırı bilgileri, yüce kitabımıza taşıdığımz zaman, muallakta kalacak, haklarında bir delil, bir hüccet bulunmayacaktır..

Eğer, bunların Kur'anî emirler olduğunu ifade eden hoca kardeşlerimiz var ise, onlara "hodri meydan" demekten başka bir söz bulamıyoruz.

Çok şükür, "ölülere telkin verme" saçmalığı bitmek, yapılmamak üzeredir. Eski gelenekçi dostlarımız belki eski alışkanlıklarından ötürü, "ölüye kopya verme" merasimine devam etmektedirler!.. Ne kadar gülünç değil mi?.. Telkinci; cemaatın dağılmasını bekleyecek, ölü ile yüz yüze, göz göze gelecek ki, defni yapılan ölüye kopya vermiş olsun.

Şehidlik makamı da sulandırılmaktadır. Yahu, kardeşim, eğer ölü sahibini teselli edeceksen, doğruları söyle ki, ölü sahibi ibret alsın, kendine bir çeki düzen verip, Kur'anî emirlere göre hayatını dizayn etsin!.. 

Yoksa; Her ölene bir kılıf bularak "şehit" dersen, ağaçtan düşen şehit, attan düşen şehit, silahını önce çekemeden ölen kişi şehit, kalbi duran şehit vb. bunları çoğaltmak mümkündür. 

Ama; şehid olmanın, din, vatan, bayrak, devlet, millet, ülke yolunda ölmenin öylesi bir namı, ünü, şanı bulunmaktadır ki, işte; bu idealler uğruna ölenler şehittir.

Netice olarak;

Keşke! Başkanlığımızın gücü olsaydı da, ortamı meşgul eden, uyduruk ilmihal kitapları toplanmış, piyasadan çekilmiş bulunsaydı.

Veya, Kur'an çevirileri de dahil, tüm mevcut ilmihal kitapları, Din İşleri Yüksek Kurulumuza sunularak, oradaki hoca efendilerin denetiminden, tetkikinden, tahkikinden geçmiş, onay almış olsaydı, sanırım, yukarıda zikredilen çarpık bilgiler ortamı kirletmeyecek, beyinleri, zihinleri bilgi kirliliği ile dolduramayacaktı.

Maşallah, ülkemizde binlerce, yüzlerce tv kanalı, radyo yayın yapmaktadır. Bilhassa, televizyonlar, para karşılığında " Sırlı dualar" "Zırhlı dualar" kitaplarını ha bire reklam etmekle programlarını şişirmektedirler.

Hele bir de, dua isteyen insanlarımıza, dua eden, hastalıktan kurtarmaya, rüyalarını düzelten kimseler bulunmaktadır ki, bunları gördükçe, utanmamak mümkün değildir.

Cübbeliler mi dersiniz, atının üzerinde "peygamber vekilliği" yapan nice hazretler mi(!) dersiniz, başına sarık takıp, taharet almasını bile bilmeyen zavallı güruhlar mı dersiniz, bunlar bilgi kirliliğine yol açmakta, cahil, cühelanın, okumamışların beyinlerinde fırtınalar estirmektedirler. Allah, akıl, fikir, izan, idrak nasip eylesin. Selam ve dua ile.

ibadet,dua,namaz,muslim
" (Yahudiler) Allah'ı gereği gibi tanımadılar. Çünkü " Allah hiç bir beşere bir şey indirmedi" dediler. De ki: Öyle ise Musa'nın insanlara bir nûr ve hidayet olarak getirdiği Kitab'ı kim indirdi? Siz onu kağıtlara yazıp ( istediğinizi) açıklıyor, çoğunu da gizliyorsunuz. Sizin de atalarınızın da bilemediği şeyler ( Kur'an'da) size öğretilmiştir. ( Resûlüm) sen " Allah" de, sonra onları bırak, daldıkları bataklıkta oynaya dursunlar." (En'âm sûresi, âyet 91 )

" Onlar, ( Bu aciz putları Allah'a ortak koşmak suretiyle) Allah'ın kadrini hakkıyla bilemediler. Hiç şüphesiz Allah, çok kuvvetlidir, çok üstündür." (Hac sûresi, âyet 74)

" Onlar Allah'ı tanıyıp bilemediler. Kıyamet günü bütün yeryüzü O'nun kabzasındadır. Gökler O'nun sağ eliyle dürülmüş olacaktır. O, müşriklerin ortak koşmalarından yüce ve münezzehtir." (Zümer sûresi, âyet 67)

Mevzumuz derin, nazik ve detaylı bir konudur!.. Çünkü, Müslümanlar; çoğu zaman, imani yönden kendilerini kurtarabilmek için, tekkelere, zaviyelere koşmaktalar; ondan, bundan şefaat, yardım isteğinde bulunarak, Allah'ın huzuruna imansız, kafir olarak gitmemeyi istemektedirler.

Kimileri, türbe kapılarında yalvarmakta, kimileri, yatır yatır gezerek, mumlar yakarak, istek de bulunmaktalar, kimileri de, yaşayan, yaşamakta olan pirlere, şeyhlere, üstadlara, gavslara, mehdilere, mesihlere yalvarıp " Beni kurtar" dercesine şefaat, yardım talebinde bulunmaktadırlar.

Bazı Müslümanlar da, kılmış oldukları namazlarına, oruçlarına, haclarına, üç beş kuruş vermiş oldukları sadakalaraç güvenip, imani yönden kurtarıldıklarını zannetmektedirler!.. Keşke!.. Bilmiş olsalardı, cennete bir kişi girecek , kendilerinin olduğunu, cehenneme bir kişi düşecek onunda yine kendileri olduğu ümid ve korkusu arasında yaşamış olsaydı, daha muvafık, daha muteber olacaktı!.. İbrahim Sarmış hocanın ifade ettiği gibi:

"Şüphesiz ölürken kimin mümin, kimin kafir veya münkir olarak öldüğünü ancak Allah bilir. Ama zahire/görünüşe bakarak sözü ve yaşantısı gözler önünde olanların ne oldukları ve onlara nasıl muamele yapacağını da Allah kendisi kitabında belirtmekte ve Resulü açıklamaktadır.

Onun için durumu önce bu açıdan değerlendirmek gerekir. Her şeyden önce Müslümanım dediği veya birileri kendisine Müslüman sıfatını verdiği, bayramdan bayrama yahut cumadan cumaya veya kandilden kandile camiye gittiği halde gaybe inanmadığını, seküler laik yaşamayı tercih ettiğini söyleyen, her yaştan herkesin;

Kur'an'ı öğreneceği bir kursun bulunmasına geçit vermeyen veya dinin şurasına burasına karşı olduğunu veya bu çağda Kur'an'ın haram kıldığı birtakım şeyleri yasaklamanın yahut emirlerini yerine getirmenin veya öğretileriyle hayatı düzenlemenin kabul edilmeyeceğini söyleyen;

Yahut beş vakit namazı kılsa bile Allah'ın kimi nitelik ve yetkilerini yatırlara, erenlere ve başka şeylere veren, hayır ve şer dileklerinde müşriklerin yaptığı gibi onlara dua ederek Allah'a ortak koşan insanların Müslümanlıkla ne kadar ilişkisinin kaldığını gözönünde bulundurmak gerekir.

Yine, cehennemlik olduklarını Kur'an'ın belirttiği cahiliyye müşriklerinde de dejenere olmakla beraber bu kadar, hatta bundan daha çok inanç ve ibâdet motiflerinin bulunduğunu ancak Allah'ın onlar için " Allah'ı gereği gibi anlamadılar/takdir etmediler." ( Şeytan Üçgeni: sayfa 351, İ. Sarmış)

Tüm bu ciddi, önemli, mühim anlatımlardan anlıyoruz ki, aziz İslam ve yüce Kur'an'ın emirleri, parça parça bölünmüş, "Laik anlayış" "Seküler düşünce" "Çağdaş düşünce" " Modern yaşam" vb. kelimelerle bin parçaya bölünmüştür.

Adamcağız, modern Müslüman (!) olduğu için, zaman zaman cuma namazına da gitmekte, ama, akşamları içkisini de ihmal etmemektedir. Kur'anî yaşamı çağdışı olarak değerlendirirken, Batı hayatına, alafrangaya meftun bir insandır.

mümin, kafir, Allah bilir
Yani, biraz Müslümanlık, ama, ekseri gayri müslim adetlerini sinesinde barındırmakta ve yaşamaktadır!.. Tabii ki, ölürken vasiyetide, üç,yedi, kırkının ve elli ikisinin okutulması, lokma dağıtılması, mezarına buket buket çiçeklerin gelmesini arzu etmektedir.

Sene-i devriyelerinde, 20 Yasin veya 40 yasin okutulmasını, ilahilerle bezenmiş bir de mevlidin aksatılmamasını istemektedir. Yani, dünyada iken yaşamış olduğu seküler hayat tarzının, kabir aleminde de devam etmesini arzu buyurmaktadır.

Netice olarak;

Tüm bunlardan anlıyoruz ki, bu tür bir hayat biçimi, tarzı, hali, anlayışı tehlikeli, boş, saçma bir anlayıştır. Böyle bir şekilde ölenin Allah'tan rahmet, şefaat beklemesi biraz da gülünç olmaktadır değil mi?

Oysa, İslam ve Kuran Müslümanlığı bir bütündür. Kur'an'ın; bütün ayetleri birbirlerini tamamlamakta, biri diğerinden uzak kalmamaktadır. (Siyak ve sibak açısından da öyledir)

Ayrıca, Kuran Müslümanlığı dünyada yaşanmak, hayata hakim olmak için emredildiğine göre, bu emirlerin milyonda birini yapmakla nereye varacağımızı, ne olacağımızı ancak Allah bilmektedir.
Halbu ki, insanoğlu, aklını, iradesini, mantığını kullanarak, dünyaya niçin geldiğini, ne yapmak istediğini bilmiş olsaydı, mes'ele kendiliğinden anlaşılmış, açıklığa kavuşmuş olurdu.

Müslüman kişi müslüman insandır. Biraz İncilce, biraz seküler, biraz maddeperest, biraz şeyhçi, biraz türbeci bir yekilde yaşaması, buna da kamil iman demesi mümkün değildir.

Rabbimiz!.. Bizleri, Allah'ın emrettiği şekilde yaşayan kullarından eylesin.. Selam ve dua ile.

rüşvet,şehvet,şöhret hastalığı
"De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabanız kazandığınız mallar, kesada uğramasından korktuğunuz ticaret, hoşlandığınız meskenler size Allah'tan, Resûlünden ve Allah yolunda cihad etmekten daha sevgili ise, artık Allah emrini getirinceye kadar bekleyin. Allah fâsıklar topluluğunu sevmez." (Tevbe sûresi, âyet 24)

Bu ayeti kerimeyi günümüze taşıyabildiğimiz gibi, bir de Resulullah (sav) dönemine taşıyor ve şu izahta bulunuyoruz:

Malum olduğu üzere, Resûlullah (sav), Mekke'yi fethettikten sonra on iki bin kişilik bir ordu ile Tâif'teki Hevâzin ve Sakîf kabilelerinin üzerine yürüdü.

İslâm ordusunun çokluğunu gören bazı Müslümanlar, "Bu ordu artık yenilmez" şeklinde ileri-geri konuşarak kendilerini büyük, yenilmez, baş edilmez şeklinde görmüşlerdi.

Fakat Huneyn vadisinde kendilerinden çok daha az bir müşrik ordusu ile karşılaşınca bozguna uğradılar. Çünkü onlar çokluklarına güvenmişlerdi. İşte, bu ayeti kerime bu hususu izah etmektedir. Çokluk, çoklukla böbürlenmek, gurura kapılmak, üstünlüğü kendilerinde görmek ne kadar yanlış değil mi?.. Şu ayeti kerime de, mes'eleyi daha güzel açıklığa kavuşturmaktadır!...

"Bilin ki dünya hayatı ancak bir oyun, eğlence, bir süs, aranızda bir övünme ve daha çok mal ve evlât sahibi olma isteğinden ibarettir. Tıpkı bir yağmur gibidir ki, bitirdiği ziraatçilerin hoşuna gider. Sonra kurur da sen onun sap sarı olduğunu görürsün; sonra da çer çöp olur. Ahirette ise çetin bir azap vardır. Yine orada Allah'ın mağfireti ve rızası vardır. Dünya hayatı aldatıcı bir geçimlikten başka bir şey değildir." (Hadîd sûresi, âyet 20)

Yüce Kur'an'ın bu ayeti kerimesi dünya hayatını, süsünü, malını, emlakini, maddesini ne güzel izah etmiştir değil mi? Dünya ve ahiret hayatının mukayesesinin yapıldığı bu âyette, özellikle, dünya hayatının aldatıcı tarafları izah edilmiş, onlardan kaçınılması, onlara tapınılmaması tavsiye edilmiştir.

Çünkü dünya ve dünyadakilerin boş yere yaratılmadıkları muhtelif ayetlerde açıklanmıştır. Dünya hayatı kötü değildir. Ne zaman kötüdür? Ölüm unutulduğu, ahiret geri plana atıldığı, dünya hayatında amelsizlik, eylemsizlik yaşandığı zaman kötü ve berbattır.

Diğer taraftan kötü olan onu Allah'a ve Peygamber'e itaate yöneltmemek; uhreviyyeti ve insanlığı unutup, Karun'a özenmek, Firavunlaşmak ve sadece dünyaya ve dünyanın fenalıklarına kapılmaktır.
"İslam'ın dünya hayatına bakışını hiç bir şey bu ayetlerin oluşturduğu kompozisyon kadar güzel anlatamaz. Ama bu ayetlerin verdiği mesajı bir cümle ile özetlemek gerekirse, geçmişte görüldüğü gibi günümüzde giderek artan " dünyevileşme" risk ve tehdidinden bahsettiğini söylemek mümkündür.
Diğer bir ifadeyle Kur'an bu ayetlerde Müslümanın Allah'ı ve ahireti unutarak veya bir tarafa bırakara, dünya hayatına ve lezzetlerine dalıp gitmemesini, dünya-ahiret dengesini kaybetmemesini, dünya hayatına olan mesafe bilincini yitirmemesini, ahiret karşısında dünya hayatını tercih etme hatasına düşmemesini istemektedir, yoksa ondan istediği, dünya hayatı karşısında kategorik olarak toptan bir tavır alması elbette değildir.
Hele dünya hayatına tamamen cephe almak anlamında bir ruhbanlık veya inziva anlayışını bu ayetlerden çıkarmak asla mümkün değildir.

Fakat bu ayetlerin bir husus vardır ki, küresel kapitalizmin, tüketim kültürünün ve çılgınlığının, " olmak" tan ziyade " sahip olma"nın ve " hedonizm ( zevkçilik)"in giderek yaygınlaştığı günümüz İslam dünyasının geleceği bakımından hayati bir önemi haiz olduğunda kuşku yoktur.

Sözünü ettiğimiz bu husus, İslam'ın değerlerini, Kur'an'ın yukarıdaki ayetlerde ifadesini bulan öğretisini unutarak, yok sayarak, görmezlikten gelerek; dünya hayatı, makam-mevki, para-pul, servet, güç, iktidar, şöhret peşinde koşmak, " masa-kasa-nisan" tutkusuyla " şehvet-şöhret-rüşvet" Şeytan üçgenine sıkışmak;
Dünya hayatına " tutulmak", onun esiri ve kölesi olmak, sonuçta da Allah'ı, ahireti ve hesabı unutmak şeklinde özetlenebilr ki, günümüzde İslam dünyasını ve Müslümanları bekleyen en büyük risk, tehdit ve tehlikenin bu olduğunu asla unutmamak, bu meseleyi sürekli gündemde tutmak;
Bu konuda Müslümanlara Kur'an'ın yukarıdaki ayetlerini daima hatırlatmak ve bu suretle dünya hayatına karşı bir denge ve mesafe bilinci oluşturmaya çalışmak, günümüzde Müslümanlara düşen en önemli görevlerin başında yer almalıdır.

Aksi takdirde gelecekte dünyevileşmiş, sekülerleşmiş, içeriksizleşmiş bir İslam ortaya çıkacaktır ki, bunun Allah ve Resulünün İslam'ı olamayacağını, olsa olsa Batılı sömürgecilerin istediği türden sulandırılmış, ılımlı ve uysallaştırılmış bir " kapitalist Müslümanlık"la sonuçlanacağını kestirmek pek de zor olmasa gerektir." ( Ahir Zaman İlmihali, M. H. Kırbaşoğlu, sayfa 296-297)
Netice olarak;

Nice nice densiz insanlar görmekteyiz, şahit olmaktayız ki, düğünlerde, nişan törenlerinde havaya kurşun atma sonucunda, yine masumların canları yanmakta, hanelere figan düşmekte ve kurşun atan dengesizlerde durduk yere ceza evine girmektedir.


Yüce İslamın İstismar Edilmesi

Doğu bölgemizde, Güney de bazı düğün merasimlerine şahit oluyor, seyrediyoruz ki, utanmamak, haya duymamak mümkün değildir!.. Aç bi ilaç, ayakkabısız, ekmeksiz, aşsız, mağdur, mazlum insanlar bulunurken, bir kısım akılsız, beyinsiz insanların tüfeklerle, rast gele silah sıkmaları şuursuzluk, densizlik değil de nedir acaba?

Dünyevileşmek, dünya saltanatına tapınmak, korkunç bir haldir!.. Meyhanelerde, gazinolarda, pavyon bataklıklarında, tüketilen içkiler, kırılan tabaklar (şimdilerde azaldı) yakılan elbiseler, insanları tiksindirmekte ve lanet ettirmektedir. Ümit ederiz ki, şehvet, rüşvet, adam kayırma hastalıkları tamamen yok olur. Selam ve dua ile.

gösteriş için ibadet yapanlar, riyakarlık
" Mallarını Allah yolunda harcayıp da arkasından başa kakmayan, fakirlerin gönlünü kırmayan kimseler var ya, onların Allah katında has mükafatları vardır. Onlar için korku yoktur, üzüntü de çekmeyeceklerdir." ( Bakara Sûresi, âyet 262 )

" Güzel söz ve bağışlama, arkasından incitme gelen sadakadan daha iyidir. Allah zengindir, acelesi de yoktur." ( Bakara sûresi, âyet 263 )

" Ey iman edenler! Allah'a ve ahiret gününe inanmadığı halde malını gösteriş için harcayan kimse gibi, başa kakmak ve incitmek suretiyle, yaptığınız hayırlarınızı boşa çıkarmayın. Böylesinin durumu, üzerinde biraz toprak bulunan düz kayaya benzer ki, sağanak bir yağmur isabet etmiş de onu çıplak pürüzsüz kaya haline getirivermiştir. Bunlar kazandıklarından hiçbir şeye sahip olamazlar. Allah, kafirleri doğru yola iletmez." ( Bakara sûresi, âyet 264 )


Zikredilen ayeti kerimelerden anlıyoruz ki, düşkünlere, miskinlere, garibanlara, fakirlere, öksüzlere, yetimlere, dullara, yolda kalmışlara, borçlu insanlara ve tüm mağdurluğu yaşayanlara, hayır hasenat yapma önemle, ciddi şekilde teşvik edilmiş, ancak tüm bu kesimlere hayır, hasenat ve yardı yaparken kalp kırılmaması, eziyet edilmemesi ve yapılan iyiliklerin başa kakılmaması, her türlü gösterişten kaçınılması emredilmiştir. Aksi takdirde, yapılan tüm yardımdan, hayırdan fayda ve sevap yerine karşılık olarak günah ve azap görülmesi de meselenin cabası olacaktır.

"Allah'a ve ahiret gününe inanmadıkları halde mallarını, insanlara gösteriş için sarfedenler de (ahirette azaba dûçar olurlar). Şeytan bir kimseye arkadaş olursa, ne kötü bir arkadaştır o!" ( Nisâ sûresi, âyet 38 )

Here türlü hayırların sadakaların, zekatların ve diğer infakların nasıl verilmiş olduğunu görmek, müşaade etmek için toplumun içerisine karışmak, bizzat çıplak gözle görmek lazımdır. Maalesef, öylesi insanlar bulunmaktadır ki, zekat verirken, zaten tam tamamına göre vermez, elinin kirini verircesine, kenarda, köşede kalmış atıkları, artıkları verirken bile, yardım almakta olan fakire hor gözle bakıp, iğrenircesine, tiksinircesine, gözünün içerisine sokarcasına verdiklerini bilmekteyiz. Yazıklar olsun!..
" ..Namaz kılarken medyaya verilen/yansıtılan pozlardan, politik amaçlı Cuma ve bayram namazlarına, yapılan konuşmalarda ve verilen beyanatlarda dinî içerikli ifadelere yer vermeye özen göstermeye, çeşitli vesilelerle mushafı öpmeye, hacca ve umreye gitmeye varıncaya kadar bir dizi uygulama bu konuda sık ve en fazla görülenleridir.

Benzer şekilde medyatik kişilerin, zengin sosyete çevreleri, iş ve sermaye çevreleri, futbolcu, şarkıcı, artist, vb. magazin dünyasının aktörleri de benzer bir yol izledikleri sık sık görülmekte, medyaya yansımaktadır.

Bu gibi gösteriş dindarlığının sadece "dindar" kabul edilmeyen çevrelere mahsus olduğu da zannedilmemelidir. Bilakis kendilerini kelimenin tam anlamıyla "dindar" olarak gören ve nitelendiren çevrelerde de benzer gösteriş ve riya uygulamalarına- hem de bol bol rastlamak hiç de zor değildir.

Bu kategoride yer alan örneklerin en tipik olanları, tasavvuf ve tarikat çevrelerinde görülen bir takım uygulamalardır. Âdeta "bana bakın, ben ne kadar da dindarım", hatta "siz benim kadar dindar olamazsınız" mesajı verircesine, başa sarılan sarıklar, giyilen uzun cübbeler, uzatılan sakallar, ellerde taşınan koca tesbihler- ki;
Bunların kişinin dindarlığını gösterme adına zati hiçbir değeri yoktur- tam bir gösteriş havasıyla ve başkalarının bakışlarını celp edecek şekilde sergilenmekte, ama bu gösteriş esnasında, tasavvufta asıl olanın, " mahviyet" yani kişinin kendisini ve Salih amellerini gizlemesi olduğu unutulmaktadır.

dinin özü samimiyettir
Benzer bir durum, imam-hatiplerimiz, mevlidhanlar ve kurrâ için de söz konusudur. Zira cemaat önünde - namazda veya namaz dışında olsun Kur'an tilavet edenler, genellikle okuyuşlarında cemaatin beğenisini kazanma gayreti içerisinde olabilmektedirler.
Bu yüzden de yaygın olarak görüldüğü üzere birtakım aşırılıklara ve " Okunan Kur'an mı, yoksa başka bir sanat eseri mi?" diye insanın kendisine sormadan edemediği " teğanni" gayretkeşliklerine düşmek durumunda kalmaktadırlar.

Bu yaygın gösteriş uygulamaları karşısında ise, "Kur'an bunun için mi indirildi?" sorusunu sormak adeta kaçınılmaz bir hale gelmektedir.  Keza İslam ülkelerindeki İslam'ı bir dünya görüşü olarak samimi bir şekilde benimsediği hayli kuşkulu olan bir takım yönetici tabakalarının ve sermaye çevrelerinin yaptırdıkları hayır hasenatı büyük boyutlardaki kitabeler, gazetelerdeki büyük punto ilanlar ve haberler ile duyurma konusundaki gayretleri de bu kategoride değerlendirilebilir.

Hâsılı Allah'ın bilmesiyle yetinmeyip, kulların da hatta sadece kulların bilmesi için yapılan birtakım amellerin, gösteriş ve riya kapsamında değerlendirilmesi yanlış olmayacaktır. 
İşte Kur'an, Allah'ın rızasına kulların rızasını ve beğenisini karıştıran, hatta Allah'ın rızasını da devre dışı bırakan bu gibi uygulamaların, Müslümanlara değil, kâfirlere yaraşır davranışlar olduğunu açıkça ifade etmekte ve bu gibi yanlışlardan sakınmaya davet etmektedir." ( Ahir Zaman İlmihali, Prof. Dr. M. H. Kırbaşoğlu, Sayfa: 287-288 )
Netice olarak;

Nice Müslüman insan tanımaktayız ki, gece kalkıp kılmış olduğu bir kaç rekat namazı, gündüzleyin, arkadaşlarına duyurmak, reklam yapmak için kıvrım kıvrım kıvrandıklarını müşaade etmiş insanız. 

Veya, bir fakire vermiş olduğu üç-beş kuruş zekatı, toplum içerisinde ilan etmek, ona, buna reklam yapmak için, yine tuhaf davranışlar içerisinde bulunduklarını görmüşüzdür.

Adamcağız, nafile oruç utar. Tutmuş olduğu nafile orucu birilerine duyurmak, öğünmek, böbürlenmek ve duyurmak için neler yapılmakta neler!..

Veya, çenesinde uzun sakalı, sırtında cübbesi ile, elinde üç çeki tesbihi ile nasıl havalara giren zavallılara şahit olmaktayız, arkasından bakıp biraz da tiksintiyle bakmaktayız onlara.

Üç beş kuruşu birilerine yardım yapmakta, arkasından istemektedir ki, yardım yapmış olduğu kişi, ölünceye kadar bu yardımından dolayı kendisine " eyvallah" etsin, " el pençe" divan dursun!.. Hasılı,

Tüm bu eleştirilerden şunu çıkarmalıyız!.. Hayır hasenat, yapılan iyilikler, birilerinin görmesi için değildir. Namazlarımız, oruçlarımız, nafile ibadetlerimiz de birileri bilsin için hiç değildir!.. Tamamı, hepsi, kulluk içindir, " Allah bilsin" içindir.. Selam ve dua ile..

Allah bana yeter
"Ey Rabbim! Benim toplumum bu Kur'an'ı devre dışı tuttular." (Furkan sûresi, âyet 30)

Bu ayeti kerimeyi her ne zaman ki, okusam, üzerinde durarak düşünsem çok çok rahatsız olmakta ve kalbi olarak azap çekmekteyim!..

Zaten, bu tedirginlik duyma, vicdanen eza, cefa duyma bana has bir tutum değildir. Hangi İslam fikir adamını okusam, hangi Kur'an insanına rast gelsem onlarında bu mevzuda rahatsız olduklarını, için için yandıklarını, hayıflandıklarını okumaktayım: Onun içindir ki;

Merhum İkbal şöyle diyordu:

" Eğer biz İslam'ın bir üstün değerler sistemi olduğunu Müslüman olmayanlara anlatmak istiyorsak, onlara her şeyden önce bizim İslam'ı temsil etmediğimizi söylemek borcundayız."

Hakikaten, bu muhteşem sözden dolayı merhum İkbal'i rahmetle, dua ile anmamak mümkün müdür?.. Ömrünü İslam davasına, Kur'an Müslümanlığına adamış İkbal, Müslümanların dökülmüşlükleri, geleneğe teslim oluşları karşısında sürekli sitem etmiş, vefatına kadar da hiç dur durak bilmeden bu uğurda çalışma yapmıştır.

Mes'ele; İkbal'le bitmemiş, bir diğer İslam büyüğü olan M. Abduh da aynı serzenişlerini dile getirmiş, hiç bir kimseden ürkmeden, korkmadan, günün şartlarını, klasik düşüncelilerin her türlü baskısını, cebirlerini nazara itibare almadan konuşabilmiştir:

İslam denince akla problemler, çıkmazlar ve çelişmeler geliyorsa, bunun sebebi İslam değil Müslümanlardır. Müslümanların bu asırda Kur'an'dan başka imamları yoktur. Ezher'de okutulan ve benzeri kitaplar var olduğu müddetçe, bu ümmet ayağa kalkamaz. Ümmeti kaldıracak ruh, ilk dönemde hâkim olan Kur'an ruhudur. Kur'an dışında her şey , Kur'an'ı bilmek ve yaşamak arasına konmuş engellerdir.

Alem-i İslam'ın üzerine bir kâbus gibi çökmüş karanlıklar, hurafeler, bidatler ve her türlü uyduruk meseleler dururken, Kuran Müslümanlığından bahsetmek, yaşanıyor demek mümkün müdür?

Karanlık ruhlar, efsunlaşmış beyinler; kendi indi görüşlerini, düşüncelerini yaşatmak için sözle kalmamakta, meseleyi fiiliyata dökerek, sokaklara çıkmaktalar, icbar, zorbalık, vurma, kırma, insan öldürme işlerine başlamış bulunmaktadırlar.

Kendi sahte, uyduruk, Kuran dışı düşüncelerinin hakim olması için, devlet içerisinde darbeye teşebbüs etmekteler, yüzlerce insanın ölümüne sebep oldukları gibi, binlerce kişinin de yaralanmasına, sakat kalmasına sebep oldular. Tüm bunlar niçin olmaktadır? Sadece, kendi egoları, kaprisleri, enaniyyetleri ve ceplerini dünya malı ile doldurma hareketleridir.

İslami aydınlanma ekolunun yine büyüklerinden biri olan M. Akif bakınız ne demektedir:

"Eğere İslam'dan maksat Kur'an'sa, ortada İslam diye bir şey olmadığını söylemek durumundayız. Çünkü Kur'an bugün göklere çekilmiş ve yeryüzündeki İslam'ın onunla ilgisi kalmamıştır."

 Şu alıntımızı birlikte okuyalım:

"Geniş halk kitlelerinden birçok İslam düşünürüne kadar pek çok kişi, bugün İslam adına sergilenenlerin düzeltilmesi gerektiğini düşünüp gerçek İslam'ın bunlar olmadığının anlatılmasını istemektedir.
Bu hareket popülist bir hareket de değildir. Yani bu hareket, sadece geniş kitleler Müslüman olsun, insanlar İslam'ı sevsin diye ortaya çıkmamıştır.

Bu hareket, bugün sergilenen manzaranın Allah'ın diniyle, Allah'ın dininin tek kaynağı Kur'an'la çelişmesi yüzünden oluşmuştur. Amaç, insanların beğeneceği dinin değil, Allah'ın istediği dinin oluşturulmasıdır.
Sonuçta Kur'an'ın anlattığı din, insanların daha rahat yaşayabileceği, daha rahat uygulayabileceği, daha çok sevgi ve tolerans dolu bir yapıdadır.
Bu yüzden de katı detaycı kurallardan sıkılan, ayrıca akla ve vicdana uygun bir dine özlem duyan bir çok insanca kolayca benimsenebilmektedir.

Fakat ana gaye insanların beğenisi değildir; insanların beğenisi, ana gaye gerçekleşirken ortaya çıkan sonuçlardan birisidir. Amacı insanların beğenisi olan bir hareket, dini Allah'ın istediği; şahsi, kültürel görüşler ve siyasal amaçlar çerçevesinde şekillendirir. Allah'a ait olmayıp sübjektif olan, yani insani olan hiçbir şey din olamaz." (Uydurulan Din ve Kur'an'daki Din, sayfa 46 )

Netice olarak;

Alemi İslam'ın, dünya Müslümanlarının değişmesi, zihinlerde yep yeni bir inkılap yapması lazımdır.. Şu ana kadar, 21. asra kadar yaşamış olduğumuz, içerisinde boca olduğumuz tüm geleneksel uydurmalar, hurafeler bitirilmelidir!..

Diğer taraftan, tarikatçılık, mehdicilik, mesihcilik, efendi hazretlerciliği, gavslık, kutupluk,, ermişlik, üstadlık, ağabeycilik vb. her türlü uyduruk oluşumlar, yapılanmalar sorgulanmalıdır.

Sigaya çekilmezse ne olur? Olacağını milletçe yaşamış olduk. Kan döküldü, insanımızı yaraladılar. Nice nice haneler söndü, ocaklar tütmez oldu. Niçin ve ne uğruna oldu tüm bunlar?

Peygamber vekilliği, Allah'ı görme hastalığı ve benzeri safsata ve halkı kandırma eylemleridir. Tüm bu sapkınlıklara, sapıklıklara "dur" diyebilmek için, Müslümanları bilinçlendirmek, Kur'anî emirlerle eğitmek, irşad etmek gerekir..

Rabbimiz!.. Tüm dünya Müslümanlarına yardımını esirgemesin!.. Selam ve dua ile..

gerçek şeriat inancı nasıl olmalıdır
"Hala Kur'an üzerinde gereği gibi düşünmeyecekler mi? Eğer o, Allah'tan başkası tarafından gelmiş olsaydı onda birçok tutarsızlık bulurlardı." (Nisâ sûresi, âyet 82)

Ayeti kerime hakkında kısa bir yorum yapacak olursam; Aziz kitabımız Kur'an'ı Kerim; hem ifade bakımından, hem anlam ve hüküm bakımından bir bütünlük arzetmektedir. İnsanların söylediği sözler, güzellik ve düzgünlük bakımından daima aynı olmaz.

Yazan ve söyleyenin içinde bulunduğu hal ve şartlara göre değişir. Aziz Kur'an'ın ifade ve üslubu ise baştan sona emsalsiz bir güzellik ve düzgünlük içindedir. Bu sözlerin ihtiva ettiği anlam, hüküm ve haberler de, yaratılış öncesinden taa ebediyyete kadar hemen her şeye temas ettiği halde tam bir tutarlılık, bütünlük, sıhhat ve uyum arzetmektedir.

Yalnızca bunları düşünmek ve tesbit etmek bile, Kur'an'ı Kerim'in insan eseri olmadığını, Allah'tan gelmiş bulunduğunu anlamaya yetecektir.

Yüce şeriat; tüm insanlığı kaostan, kabustan, bunalımdan ve buhrandan kurtarmak için emredilmiş bir mukaddes emirler bütünüdür. Yeryüzünde, adaleti, özgürlüğü, eşitliği, hakkaniyeti, doğruluğu, özgürlüğü, insanca yaşamayı, Allah'a ve Resulüne itaatı emretmek için gelmiştir.

Diğer taraftan, her türlü pisliği, nefreti, sevgisizliği, düşmanlığı, husumetleri, cedelleşmeyi, hırsızlığı, fuhuşu, faizi, rüşveti, insan hakları ihlalini vb. yasaklamaktadır.

Lakin; gelin-görün ki, İslam'ın düşmanları hiç bir zaman boş durmamışlar, basını ile, yayını ile, oryantalistleri ile, müsteşrikleri ile asırlardır çalışmışlar. nihayetinde ise, başarılı olmuşlardır.

Kendi dindaşımız bile, aynı safta beraber namaz kılmış olduğumuz inanan kardeşlerimiz bile, şeriatı bir öcü, tehlikeli bir fikir, kelle uçuran, insanları taşa gömen (recm), dininden dönenleri (mürted) öldüren, hırsızlık yapan insanların ellerini kesen bir din olarak bilmekte ve öylece inanmaktadır.

"Maalesef günümüzde yaygın olan telakkide şeriat, İslam'ın değerlerinin en yüce ifadesi olan Şeriat olmadığı gibi, ilk asırlarda olduğu gibi bir tarihi inşa çabası değil, sadece " İslam tarihinin bir ürünü" haline getirilmiş durumdadır.

Dolayısıyla İkbal'in de haklı olarak eleştirdiği gibi, ulemanın tarihte kendi şart ve ihtiyaçları doğrultusunda ortaya koydukları yorum ve ictihadların, " şeriat" etiketiyle, hem de hikmet ve amaçları göz ardı edilerek sadece donmuş ve kabuk bağlamış bir malumat yığını şeklinde piyasaya sürülmesinden ibarettir.
Garaudy'nin ifadesiyle Şeriat, aslında gürül gürül akan ve aktığı topraklarda etrafına hayat veren bir pınar iken, durgun ve yosun tutmuş bir su birikintisi haline getirilmiştir.
Buna bağlı olarak ta, bu durgun suyun önünün açıp akmasını sağlayacak, akmaya başlayan bu suyu besleyecek yeni kaynaklar keşfetmeyi mümkün kılacak olan " ictihad-tecdit" mekanizması ise devre dışı bırakılmıştır.

Bu ise, gerçekte Şeriat'ın bir yasa, bir kurallar bütünü değil, yasa üstü bir ahlak, hatta " Hakikat, Tarih ve Metot" hem de dinamik ve yenilenmeye açık bir metot olduğunu göz ardı etmenin bir sonucu idi.

Halbu ki şeriat, Allah'ın buyruğunun hem beşeri aklın ışığında " keşfedilmesi" , hem de " ahlak kurallarına uygun bir şekilde" bu buyruklara tabi olmak demektir.

Bu sebeple Şeriat, hem bir doktrin, hem de bir yoldur, İslam'ın tarihteki epistemolojisinin ve metodolijisinin adıdır. Daha özlü bir ifadeyle Şeriat bir " eylem ahlakı"dır.

İşte Devlet-i Aliyye-i Osmaniye'nin Batılı devletler tarafından yıkılması ve parçalara ayrılmasıyla, hatasıyla sevabıyla fıkhın/şeriat hukukunun Ümmet'in tamamını kapsayacak şekilde uygulandığı yaklaşık on dört asırlık süreç de sona ermiş oldu.

Bundan sonra Ümmet bir siyasi birlik olmaktan çıkarıldı ve küçük parçalar halindeki ulus devletlerden bazılarında şeriat hukukunun kapsamlı olarak uygulanmasına çalışılırken, bazı İslam ülkelerinde sadece şahıs hukuku ( ahval-i şahsiyye) alanındaki uygulamayla yetinilmektedir.

Bu gibi uygulamalar yanında, adalet ve hukuk alanında İslam hukukuna hiçbir şekilde yer vermeyen ve vermemeye özen gösteren, hatta hukuk sistemini tamamen Batı'dan koplayayıp adapte edenbazı İslam ülkeleri de söz konusudur." ( Ahir Zaman İlmihali, Prof. Dr. M. H. Kırbaşoğlu, sayfa 406-407 )

Hal böyle iken, İslam düşmanı, Şeriat karşıtı emperyal ülkeler, uluslar ileri-geri konuşabilir de, bizim insanlarımıza, beş vakit namazlı, haclı, oruçlu, zekatlı insanlara ne olmaktadır ki, şeriatı bir öcü, bir gerilik, bir gerici hükümler olarak bilmekte ve İslam'ın düşmanlarının ekmeğine yağ sürmektedirler!..

Oysa, Şeriat'ı bilmiş öğrenmiş, tanımış olsaydık, vallahi!.. Bu muazzam hükümlerin, ne kelle kesmek, ne el kesmek, ne suçluyu taşa gömmek olduğunu bileceklerdi. Aynı durumu, Asr-ı Saadet dönemine götürmüş olursak; o dönemde kaç kişinin eli kesilmiş, kaç kişi taşa gömülmüş, hangi insanın özgürlüğü kısıtlanmıştır?

Eminim ki, bir gün gelecek ki, tüm insanlık; Batısı ile, Doğusu ile, herkes her kesim, bu aziz şeriatı arayacak, inceleyecek, araştıracak ve " Bulduk!.. Bulduk!" diye dört elle sarılacaklardır.  Tabii bunu derken, Şeriatı konuşturacak, mükemmel din alimlerine, ulemalarına ihtiyaç bulunmaktadır!.. " İctihad - tecdid" kapısını kapatmayan, bilginlere gereksinim bulunmaktadır.

Netice olarak;

İşte, o zaman görülecektir ki, tüm Müslüman kesimleri, Batı kapılarında, oryantal yuvalarında medet, yardım beklemeyecektir!.. Bilinecektir ki, şeriat sistemi, ne el kesme, ne kelle koparma, nede özgürlükleri kısıtlama olarak değil, sevgi, saygı, merhamet, evrenseli kucaklama, kadını kurtarma, erkeği insan olarak tanıma şeklinde anlaşılacaktır!..

Günümüz dünyasında, İslam'ın bir hayli birikmiş sorun ve soruları, cevabı verilmemiş problemleri bulunmaktadır!.. Kos koca Osmanlı; bu mevzuda bu kapıyı kapattığı için, " İctihad" alanında sınıfta kalmış olduğu için, tökezlemiş, hala da bir türlü belini doğrultma çalışması yapmamaktadır!..

Çünkü, klasik, gelenekçi, atalarcı zümreler, azınlıkta da olsalar, " İctihad" dendiği zaman, uyuz yarasalar gibi küplere binmekteler, kıçlarına nişadır sürülmüş gibi, avazeleri çıktığı kadar bağırmaktadırlar!.. " Din elden gidiyor" " dinde reform yapıyorlar" vb. ahlaksızca tutumları ile, dini çalışmaların önünde set oluşturmaktadırlar..

Örneğin, 15 Temmuz 2016 eşkiyalığının altında yatan etken nedir?.. İşte, bu korkudur!.. Diğer zümrelerde, cemaatlerde, aynı tasayı, aynı kaderi paylaşmakta, Şeriatın; millet tarafından anlaşılmasından korkmaktadırlar..

Rabbim!.. Bu konuda milletimize, basiret, fehim, bilinç nasip eylesin!.. Selam ve dua ile..

Author Name

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Blogger tarafından desteklenmektedir.