Son Yazılar

islam-kuran-türk-bayragi-15-temmuz
" ( Deki ); Allah'dan başka bir hakem mi arayacağım? Halbuki size Kitab'ı açık olarak indiren O'dur. Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler, Kur'an'ın gerçekten Rabbin tarafından indirilmiş olduğunu bilirler. Sakın şüpheye düşenlerden olma!" ( En'âm sûresi, âyet 114 )

Rabbinin sözü, doğruluk ve adalet bakımından tamamlanmıştır. O'nun sözlerini değiştirecek kimse yoktur. O işitendir, bilendir." ( En'âm sûresi, âyet 115 )


Gündemimiz dop doludur. Niçin doludur? Çünkü, ülke olarak, millet olarak içerisinde boca olduğumuz kaos, kaotik manzara, bizlere acı bir gerçeği öğretmiştir!..

Ne yazık ki, bin yıllık millet tarihimizde, kitleler olarak Kuran'ı okumayı, anlamayı ve emirlerini yaşamayı Mollalara, Mehdi(!)lere, Mesihlere, tarikat erbabına ve liderlerine havale etmişiz, kendimiz anlamak istemeyişimizdendir.

Halbu ki, elimizdeki aziz Kur'an; okunmak, anlaşılmak ve emirleri yaşanmak için vahyedilmiştir!.. Yoksa, Hristiyan aleminin, İncili okumalarını üstlenmeleri, halka bu fırsatın verilmediği, okuyamadıkları gibi acı bir sonuç tezahür etmiştir ve etmeye devam edecektir!..

Örneğin; 15 Temmuz 2016 tarihinde milletçe yaşamış olduğumuz acı manzara neyin nesidir?.. Kitleler aldatılmış, kandırılmış, oyalanmış, üstteki Feto denilen aşağılık, kerametten, Mehdi(!)likten dem vururken, milyonlar, trilyonlar kasalara inerken, bağlıları ise, ellerindekini, avuçlarındakini ağabeylerine, imamlarına vermekten çekinmemişlerdir.

Tıpkı bunun gibi, ülkemizde var olan cemaatler, ekoller, klikler, şeyhler, kerametçiler, efendi hazretleri şişirmeciliği aynı manzarayı yaşamakta, aynı akibetin içerisinde yuvarlanıp gitmektedirler!..

Müridan kesimler, ala bildiğince Kur'an'dan uzak, Kur'an onlara yasaklanmış, sadece üstadlarının menkıbeleri, kıssaları, rüyaları, hayalleri, ileriye yönelik keşfi tahayyülatları gündemi korumaktadır!.. Şu alıntıma dikkat çekmek isterim:

" Çağdaş hurafelerden arınalım eyvallah da önceki (şimdiye göre, o zamanda o zaman için çağdaş) hurafeler ne olacak; hurafe, hurafedir, seninki kötü, benim ki iyi denebilir mi?! Onlar da ürettiklerinde çağdaş değiller miydi?
Eskimeyen, eskimeyecek olan, çağlar üstü olan, çağına rengini verecek olan, bir şeyin her açıdan tek ve yetkin ölçütü yalnız ve ancak Kur'an'dır. Onun anlam dünyasına uygun ve Rıza-i Bari'nin maksuduna muvafıksa, ona dair resulullahın sünneti ve ondan tevarüs edilen mütevatir uygulamalar da ameli salihattır, ahlaktır, baş göz üstü edilecek olan. Gerisi, ona rağmen olacaksa ancak ' dır dır'dır! Adğasü ahlam ve/ya lehvel hadistir. Top yekün bir oyun oynaştır.
Her çağın yeni kavramları, öncekini algılama ve sınırlandırma, değiştirme, yeniden yorumlama tavrı vardır. Değişmeyecek olan ana ilkelerdir. Ruhtur. Durduğumuz yerdir. Hayata bakışımızdır. Niçin yaratıldığımız gerçeğidir. Nereden gelip nereye gittiğimizin bilincidir.
Yaratıcımızın hayata yüklediği anlam ve verdiği renktir. Kur'ani kavramlardır. Onun ihya ve inşasıdır. Asıl soru/n şu; ' Kur'anın kavramlarına ne oldu, Kur'an nasıl bir evrensel kitaptır, sırf bir çağa hapsedilecekse bu çağa ve sonrakilere nasıl şifa ve ziya taşıyacak? Yorumu kutsamak ile çağın hurafeleri aynı yere oturmuyor mu? Evet, ' zihinsel hicret' şart ama öze dönerek, Kur'an'a yönelerek." ( M.Bozacı)

Tüm yaşanılan buhranlar nerelerden, nelerden kaynaklanmaktadır biliyor musunuz? Cevabı açık ve seçiktir: Kuran'ı okuyup da anlayamayışımız, yüksek raflara asmamız, duvarlardan indiremeyişimiz, sadece hocaların onu anlar düşünce ve yanlışımızdır.

O halde, madem ki, aziz Kur'an'ı, sadece hocalar, bilginler anlamaktadır!.. O halde, anlayanlar, idrak edenler, algılayanlar sorumludur, yanlışı ortaya çıkmaz mı? Madem ki, halk tabakaları, ekseriyat anlayamıyor, anlamıyor, mesajlarını bilmiyor, o halde bilmediklerinden, anlamını bilmedikleri bir Kur'an'dan niçin sorumlu olsunlar ki?..

Aslında, sorun nerede yatmaktadır biliyor musunuz? Milletin, kalabalıkların vurdumduymazlığında yatmaktadır!.. Halk, zannediyor ki, camiler; sadece namaz kılma mekanlarıdır!.. Hayır!.. Bu doğru bir yaklaşım değildir!..

Resulullah (sav)'in, Medine mescidine uzanırlarsa, okurlarsa, göreceklerdir ki, Medine mescidi bir suffe , bir medrese, bir kurra yetiştirme, bir Kur'an talimi, ezberleme ve anlama mekanı idi!.. Yine alıntımıza dönecek olursam;

" Hristiyanlık İsa olmadığı, o savunulmadığı için değil, İncil korunamadığı için bu halde. Keza Musa değil Tevrat sahiplenilmediği için Yahudilik diye bir din var. Gerçi o aşırı kutsanıp değer atfedilen önceki dönem külliyatına bakılacak olsa, onlarda da ne ucubeler, ne müdahaleler, ne fecaatler görülebilecektir.
Peki, " hadis-sünnet" söylemi neyin üstünü örtüyor, nerelere kapı aralıyor, hangi kapıları, köprüleri yıkıyor düşünmek gerekmez mi?
Şimdi biz de şöyle bir önerme kursak " hadis-sünnet eşleştirilmesi ne anlama geliyor ve bu söylemin tehlikesi" diye bu kimin işine gelir, kimlerin işine gelmez? İşine gelmeyecek olanların renk, niyet ve kimlik farklılıkları nasıl oluyor da onları bir araya getiriyor, ortak payda da birleştiriyor
İfrata tefritle, yanlışa başka bir yanlışla cevap veremeyiz. Şu düştüğümüz hal bile muhal. " Kur'an İslamı" söyleminin birilerince kötü niyetle kullanılıyor, kuruluyor olması, suiistimal edilmesi bizi Hakkı ve hakikati teslim etmekten, ona teslim olmaktan alıkoymamalı.
Maalesef bir gerçek var ki o da Müslümanım diyenlerin Kur'an'dan uzak bir algı dünyasına, hülyasına kapılmış olmalarıdır. Kur'an'a mehcur bakmamalarıdır.
Ondan başka veli, dost ve kılavuz edinir olma gafletleridir. Ne derseniz deyiniz, kim lafı nereye çekerse çeksin, önermeyi ne amaçla kullanırsa kullansın vakıa şu; bizler çağın gerisindeyiz, zira çağrının, Kur'an'ın farkında değiliz; çok ama çok uzağındayız! (M.Bozacı)
Netice olarak;

Ümmet ve milletimiz; bir an önce, acilen, tez vakitte Kur'an'a yönelmeli, anlamalı, hayatlarına sokmaları lazımdır. Aksi halde, büyük bir sorunun muhatabı oluruz?

Anlamadığımız, bilmediğimiz, tanımadığımız, emirlerine, önerilerine, mesajlarına aşina olmadan, nasıl sorgu sual ile muhatap oluruz?

Belki denilecektir ki, "Efendim! Hocalarımız anlıyor ya!" Hayır. Bu tür bir itiraz, savunma, yeterli ve kifayet edici olmayacaktır!.. Dolayısıyla,

Ülkemiz içerisinde, milletimiz arasında, yeni yeni Feto'ların çıkmaması, masum, mazlum insanımızı Mehdi(!)lik adına katletmemesi için, Kur'an'ı anlamak, yönelmek zorundayız!..

Vallahi!.. Bu arzumuz yerine getirildiği takdirde, Müslümanlar ile aralarına hiç bir aracı sızmayacak, "rabıtacı", "vesileci ", "şefaatçı", "kurtarıcı" sokulamayacak, onun alın terini sömürmeyecektir.

Rabbimiz!.. Bu konuda bizlere kolaylık ihsan buyursun!.. Selam ve dua ile..

mehdi, inanç, islam, kuran
" Binasını Allah korkusu ve rızası üzerine kuran kimse mi daha hayırlıdır, yoksa yapısını yıkılacak bir yarın kenarına kurup, onunla beraber kendisi de çöküp cehennem ateşine giden kimse mi? Allah zalimler topluluğunu doğru yola iletmez." ( Tevbe sûresi, âyet 109 )

" Yaptıkları bina, ( ölüp de ) kalpleri parçalanıncaya kadar yüreklerine devamlı olarak bir kuşku ( sebebi) olacaktır. Allah çok iyi bilendir, hikmet sahibidir." ( Tevbe sûresi, âyet 110 )

Üzülerek ifade etmeliyiz ki, yüce İslam'ı içeriden çökertmek, işlevsiz, amelsiz hale getirmek için tüm hünerler gösterilmektedir.. Sadece, benlik, egoizm, enaniyet, ucup, gurur ve dünyaya tapınma veya mala, mülke perestij sonucu öylesi devşirme yapılar ve fikirler İslam'a sokulmaya çalışılmaktadır ki, bunların rezilliklerinden, utanmazlıklarından hicap duymamak, haya etmemek mümkün müdür?

15 Temmuz 2016 kalkışmasından beri, milletimiz tedirgin, huzursuz ve içten içe kaosla, ihbarlarla, ithamlarla çalkalanmaktadır!.. Oysa, ' Mehdi' geçinen, kendisini o şekil lanse eden şarlatan, insan; bir memleket sever, bir insan sever olsaydı, kendi milletini arkadan hançerlemez, göz bebeği Büyük Millet Meclisini topa tutmazdı. Yazıklar olsun!

Konunun burasında, Nida Dergisinin sayın Mehmet Durmuş ile yapmış olduğu konu ile söyleşisinden bir bölümü yazımın burasına almak istiyorum:

" Kur'an'ı Kerim'de " Mehdi"lik gibi bir inancın olmadığı malum. Peki, İslam düşüncesine nasıl ve nereden sızmıştır sizce? Mehdi fikrini/inancını doğuran etkenler neler?
M.D. - Mehdilik, sizin de temas ettiğiniz gibi, tabi iki Kur'an'da yoktur. Bu kült Kur'ani değildir. Kur'an bu tür mugalatalara ( safsatalara) yer vermekten münezzehtir. Kur'an alemlerin Rabbi Allah'ın kelamıdır, o ciddi bir kitaptır, ciddi işlerle ilgilenir, hidayet kaynağıdır.
İslam düşüncesine Mehdilik fikrinin ( ve benzerlerinin) giriş tarihini kesin olarak tespit etmek, daha doğrusu tam bir tarih vermek mümkün değildir. Zira bu bir süreçtir.
Rasulullah (a.s.)dan sonra , İslam inancı, belki ilk iki halife döneminde de Kur'an'a ve sünnete bağlılığını muhafaza etmiş, fakat Emevi ailesinin İslami yönetimde kendisini hissettirmeye başlamasıyla birlikte, yavaş yavaş itikadi bozulmalar da baş göstermiştir.
Bununla beraber, Emeviler ve bilhassa Abbasiler döneminde İslam dışı kültürlerin İslami düşünüşe tesirleri olduğu, bilinen bir gerçektir.
Mehdi, kıyamet alametleri, Deccal, İsa'nın nüzulu v.b. konularda pek çok Kur'an dışı öykünün, hadis formatına büründüğü nazari itabara alınırsa, bu itikadi sirayetin henüz birinci hicri asırda başladığı rahatlıkla ileri sürülebilir.
Konunun mütehassısları, bilhassa Zerdüştlüğe dikkat çekerek, İranlılar'ın Sasani Basra ve ( ileride Bağdat) gibi önemli şehir merkezleri önceden beri belirli Batıni/mistik felsefelerin merkezi olagelmiştir. Bu şehirlerin ihtida eden halklarının, önceki itikad ve an'anelerini kaldırıp attıklarını kim söyleyebilir?
Hasılı, İslam dini Müslüman fetihler tarafından Ortadoğu'ya, Ortaasya'ya götürülmüştür. Buraların halkları İslamlaşmıştır, fakat ihtida eden bu toplumlar İslam'la kendi inançlarını mezcetmişlerdir." (erdemyolu)

Hakikaten, burada ifade etmeden geçemeyeceğim. Çünkü, kutlu saadet döneminden sonra, Emevilerle beraber başlayan Mehdicilik, " Mesihcilik, Deccalcılık vb. oyunlar, hız kesmeden, gittikçe çoğalmakta, ümmetin ve milletimizin nezih, pak inancını mahvı perişan etmektedir.

Tabii ki, bu uydurmalardan istifade eden bir kısım mollalar, güçlerine, etrafına topladıkları kitlelere güvenerek, Sabatay Sevi, Hasan Sabbah, Bedreddin Simavi vb. insanlar gibi, ihtilal, baskın, vurma, kırma, öldürme, gasp, devlet ve millet malını talan etme yoluna teşebbüs etmişlerdir.

bakara, aklınızı kullanmıyormusunuz
l5 Temmuz 2016 darbesinin altında yatmakta olan " Mehdi" fikrinin lideri mesabesinde olan Feto'da aynı geçmişteki şarlatan ve ahlaksızlara özenerek, ülke ve milletimizi içinden çıkılmaz hale düşürmüştür.

Girmediği, sızmadığı hiç bir alan kalmamıştır. Milli Eğitimden tutunda Diyanete, Emniyete, Orduya vb. her alana girmişler, pis pis çöreklenmişler ve bu gün yüz binlerce insanın ekmeği ile oynar hale gelmişlerdir.

Yani, tarihte vuku bulan "Harre" olayında Mekke'nin , Kabe'nin, mancınıklarla taşlanması ile, taşa tutulması ile, bu tür Mehdilerin icraatları arasında nasıl bir fark bulunmaktadır?

" Mehdilik inancı hem bireysel hem de toplumsal hayata ciddi bir boyutta etki ediyor değil mi? Biraz bunlar üzerinde konuşalım. " Mehdilik" inancı, sizin ifadenizle " Kurtarıcı Usturesi" , " Cehd ve gayret" üzerinde nasıl bir etkiye sahiptir?
M. D. - Ben mehdilikle ilgili rivayetleri ve bu çerçevede oluşmuş kültürü eleştirirken, genelde akla geldiği gibi, " mehdi fikri toplumu pasifize ediyor, atalete sürüklüyor" gibi bir teze dayanmıyorum.
Bu tez ileri sürülebilir belki, fakat sırf savunma refleksiyle de olsa, diğerleri de, bunun tersini iddia edebilir ve hatta bu doğrultuda örnekler de verebilirler.
Nitekim, Yahudi-Hristiyani gelenek, pratikte bunun ' faydasını' (!) görmektedir. Fakat bence asıl sorun şurada ve bunu insanlar nedense bir türlü kabul etmek istemiyorlar:
Her şeyden önce dini doğru anlayıp, doğru kavramak gerekir. Dini doğru anlamak ve kavramak başlı başına bir ilkedir ve hayati öneme sahiptir. Bir kavram, bir akide ve bir ilke veya konu, ya dinidir, ya da değildir. Bunun ikisinin ortasının olabileceğini zannetmiyorum.
Mehdilik ya İslamidir, ya da değildir. İslami ise, bize bunun delillerini sunmaları gerekir. Ki biz de ona inanalım, İslami olan bir inanç unsurunu (!) reddettiğimiz için insanlardan özür, Allah'dan da af dileyelim.
Yok eğer İslami değilse, bunu İslam kültüründen ayıklamalıyız ki, Kur'an bilgimiz perdelenmemeli. Fakat bu ilişkinin ortası, eklektik bir tutum herhalde, İslami düşünceye yapılabilecek en kötü bir tecavüzdür.
Dini bize Kur'an öğretiyor. Kur'an'ı, Peygamber Muhammed ( a.s.) tebliğ etti. Onun anlayışı, bildikleri, inandıkları, kafasına yerleştirdikleri, amentüsü ve yaşadıkları tamamen Kur'an çerçevesinde idi.
Kur'an dururken onun, Yahudi Kabbala mistisizminden etkilendiğini veya Zerdüşlükten bazı unsurları iktibas ettiğini v.s. mi düşüneceğiz? Bu durumda risalet, vahiy, Kur'an, sünnet inancısız tamamen anlamasız hale gelmeyecek mi?
Mehdilik tasavvuru, Kur'an'a alternatif oluşturulan bir başka dinin önemli amentülerinden biridir. Ben Müslüman isem, Kur'an'ın bana öğrettiklerinden başka inanca sahip olmamam gerekir
Benim, Muhammed'in ( a.s.) tebliğ ettiği Kuran'daki İslam'dan başka ( alternatif) İslamlara ihtiyacım yoktur. Çünkü Rabbimiz, " Kim İslam'dan başka bir din ararsa bu ondan asla kabul edilmeyecektir ve o kimse ahirette de hüsrana uğrayanlardan olacaktır." ( Âl- İmrân, 85) 

Netice olarak;

Elhamdülillah bizler Müslümanlar olarak, Kur'an dışı, Sünnet ötesi, bunlara mugayir oluşumları kabul edemeyiz, inanamayız ve bunlarla zaman kaybedecek vaktimiz de bulunmamaktadır.

Çünkü, bu izbe yolların sonu uçurum ve karanlıktır. Tertemiz, berrak , arı, duru İslam akidesi ve Kur'an yolu ortada iken, Müslümanların, böylesi zulüm yollarını, karanlık ve karmaşık fikirleri benimsemeleri, inanmaları doğru değildir..

Görülen odur ki, ülkemiz ve milletimiz arasında, her önüne gelen kişiler, bir cemaat, bir ekol oluşturmuşlar, kimileri İsa'nın gökten ineceğini beklerken, kimileri de kendilerini " Mehdi" ilan ederek, akidelerini anarşizmle birleştirmişler ve sentezini yapmışlardır..

Mehdilik, Rasulullah (sav)'in ve halife-i mürşidenin dönemlerinde olmayan bir sahte vak'adır!.. Tüm sapık, sapkın oluşumların onların dönemlerinde başlaması gibi, Mehdilik de Emeviyye döneminde başlamış, o gündür, bu gündür hız kesmeden devam edip gitmektedir.

kuran-okumak-oku
" De ki: Hangi şey şahadetçe en büyüktür? De ki: ( Hak peygamber olduğuma dair) benimle sizin aranızda Allah şahittir. Bu Kur'an bana, kendisiyle sizi ve ulaştığı herkesi uyarman için vahyolundu. Yoksa siz, Allah ile beraber başka tanrılar olduğuna şahitlik mi ediyorsunuz? De ki: " Ben buna şahitlik etmem" " O ancak bir tek Allah'tır, ben sizin ortak koştuğunuz .şeylerden kesinlikle uzağım" de." ( En'âm sûresi, âyet 19 )

Maalesef; son zamanlarda, aziz kitabımız Kur'an'dan ürkme, çekinme, ondan uzak yaşama, uzak kalma furyası alabildiğince çoğalmaya başlamıştır.

Din mahfilinden tutunda, tarikat, cemaat liderleri bunu açık açık dillendirmeye başlamışlar, son sürat, Kuran'ın okunması, anlaşılması ve emirlerinin yaşanmaması için tüm çabalarını, var güçlerini ortaya dökmektedirler!..

Çünkü, ülkemiz ve milletimiz zihninde, bünyesinde gelenekçilik, klasik düşünce ve zihniyet hakimiyeti yaşandığı için, Kur'an'ın okunması, anlaşılması ve yaşanması bu kesimleri fevkalade bir şekilde tedirgin etmektedir!.. Oysa, şu alıntı yazımızda da ifade edildiği gibi:

" Elçi, resul de Kur'an'a muhataptı. Onu anlayıp anlatmak, onunla uyarıp müjdelemek, onunla ceht etmek, onu etkisiz ve eklemesiz iletmekle mükellefti. Bunu da mükemmelen yaptı.
O bize örnek olacak, biz de o örnekliği liyakatimize göre sair insanlara aksettireceğiz. O Kur'an'dan hesaba çekileceğini biliyordu. Biz de ondan hesaba çekileceğiz. .
Bu kitap kendinden geçirmeye değil, kendine getirmeye gelmiştir. Hz. Peygamber de kişileri kendi dinlerinden, ağlarından, algılarından kurtularak kendilerine gelmeye, Kur'an'a dönmeye, ona sarılmaya. ona sığınmaya çağırdı sadece. Kendine de çağırmadı. ' Bana uyun' derken, Allah'a dolayısıyla Kitap'a uyun diyordu.
Dikey irtibatı ancak Kur'an sağlar. Yatayda bu irtibatı elçi tesis eder. Yer ve çağrı olarak pergelin sabit ayağı Medine medeniyetini kuran Kur'an'a odaklanmalıdır.
Ümmileşmek Kur'an'ın yanına eklenen ve ondan eksiltilenlerin farkına varmakla olur ancak. Hz. Peygamberin derdi de davası da buydu. Korunmuş bir kaynak olarak, tek hakikat pınarı olarak, beşer üstü, kulun hilkatine uygun yeğane manifesto olarak Kur'an elimizde çok şükür.
Onunla irtibatı doğru kurduğumuzda ' ben, sen, o' yeniden " Biz" olacağız. Hadislerle Kur'an'ı kıyas edenler bırakın onu, hadise Kur'an'ı nesh ettirenler (!), peygamberi şekle indirgeyenler hangi sünnetten bahsediyorlar, bir daha düşünsünler. Zaten düşünseler bu durumlara düşülmezdi." (iktibas dergisi)

Kur'an ve sünnet ayırımı yapmak, her ilim sahibi, araştıran, okuyan ve yaşayan insana yakışmamaktadır!.. Yalnız, bir kısım hadis adı altında ortalarda dolaşan, Kur'an, akıl ve mantığın kabul edemiyeceği hususları, birilerinin hatırı için kabullenmek de doğru değildir.

Binlerce hadis vardır ki, bu hadisleri aklın ve Kur'an'ın onaylaması, bunlara " uygun"dur demesi mümkün değildir.. Bir kere, aziz peygamberimiz (sav)'in döneminde yazılmayan, tedvin edilmeyen hadisler, bir hayli uzun yıllardan sonra derlenmiş ve yazılmaya başlanmıştır..

Beşinci halife Ömer Bin Abdilazizi (ra) rahmetle ansak da, onu saygı ile selamlasak da, bu demek değildir ki, yazdırmış olduğu hadisler, hiç bir kritiğe vurulamaz diye bir kayıt ve doğru bir düşünce değildir..

Bir kere, Muaviye döneminde ortaya sürülmüş, bilhassa kendisi hakkındaki hadisleri sağlıklı, mütevatir hadis şeklinde algılamamız mümkün değildir. Yine alıntımıza dönecek olursak;

" Sayın Kaplan işe hadislerle başlanacağını, sıranın Kur'ana geleceğini söylüyor! Ama önermeyi tersten kurup doğru sonuca vardığını zannediyor. Zaten hesap Kur'an üzerine: Kur'anı aramızdan çekip almak.

Bunun için de Hz. Peygamberi ve hadislerini işe koştuklarını bilmeyen kalmadı da mesele sahibini mevzusundan ayırmak. Kur'anı hakem ve ölçü kılmak. Yoksa kimsenin Hz. Peygamberi feda etmek, görmezden gelmek, sünnetini es geçmek gibi bir lüksü de yok, haddi de olamaz.

Sapla saman karıştırılmasın yeter. Üstelik peygamberden rol çalıp peygamberliğe soyunanları, peygamberi " postacı" olmaktan kurtaracağız diyerek " robota" dönüştürenleri, bağlamından koparıp ontolojik olarak yanlış yere oturmaya çalışanları da görmemiz gerekiyor.

Bugün üretilen bir yığın " gelenek"le karşı karşıyayız. Evet, hepimiz bir gelenek üzereyiz, lakin bu " ne olsa geçer" anlamına gelmemelidir. Peygamber savunusu adına, onun önüne geçildiğini kimse fark etmiyor.

Çamur atmak en kolay işleri! Bir yaftaladı mı tama. Bir kere " sünnetsiz" dendi mi birçok kapı kapanır. Biş taşla nice kuşlar vurulur. Şeytan dahi " kıs kıs" güler. Birilerine " kıs kıs" demeleri de işin çabası. Ezcümle, "dine karşı din" olgusundan bahsediyoruz. Ali Şeriati'nin aynı isimli kitabı ve Tolstoy'un " Bir Gencin Dramı" adlı kitabındaki " Cehennem Adası" hikayesine acilen ve önemle bakıla" ( iktibas dergisi)

Tüm bu izahlardan anlıyoruz ki, Kur'an'ı sünnetten, sünneti de, Kur'an'dan ayırmak bir kere mümkün değildir. Böyle bir tatbikat cinnettir, deliliktir, akıl dışılıktır.. Ancak,

Sünnet diye diye, doksan dokuzluk tesbihle, eldeki misvakı, ayaktaki şalvarı, baştaki Grek icadı fesi, sünnet zannetmemek gerekir.

Bir kere, sünnet hayata hakim değilse, ilim ve bilime cevap vermiyorsa, günümüz dünyası Müslümanlarının tüm sorunlarını bir hamlede çözmemiş ise, bu da sünnet değildir..

Günümüz dünyasında, camilerimizde, mescidlerimiz de yaşanmakta olan manzara da bu değil midir? Camilerin, orasında, burasında yığın yığın Budist oyuncağı doksan dokuzluk tesbihler bulunmaktadır. Camide namaz kılan, Müslümanlar bu yığınları oraya, buraya fırlatarak sünneti yaşadığını zannetmektedir.

" Sayın Kaplan'ın Martin Luther'in Protestanlaşma adına yaptığını söylediği ve fakat Katoliklik ve Ortodoksluk adına yapılanların hiç anmadan , kilisenin duvarına " artık ben de İncili anlayabileceğim" yazısının yazılmış olmasını, yazısının yazılmış olmasını, bizleri Kur'an'dan ve anlamından sakındırırcasına " cıss" kabilinden sunması akıllara ziyan bir durum.
' Sen kim oluyorsun, ne haddine' diye ekliyor bir de. Ebu Cehil'in, Ebu Leheb'in bedevilerin anladığı Kur'anı-ki kendisi anlaşılsın diye indirildiğini söylüyor- biz anlamayacağız, anlayamayacağız öyle mi?
Anlamadığımız kitaptan niçin sorumlu olalım o zaman? Peygamberin anladığı ve anlattığı da Kur'an'dı. Ashabın anladığı da Kur'an. Keza inanmayanların da anlamadıktan ve fakat işlerine gelmeyen, çarklarını bozan, ağlarını yırtan, ' atalar dini ' vasfındaki uyduruk dinlerini yıkan da Kur'an...
Bunun dışında bir cümle kuran ne amaçla kurduğu kadar, kurduğu cümleden neyin anlaşıldığına da bir baksın önce. Kastından Kur'an aleyhine bir yol olmadığını zannı galip ile düşünüyoruz da sayın Kaplan'ın, istediğini istediği gibi anlayanlar bunu sünnet lehine yorumlarken, algılarken, Kur'an'ın aleyhine bir zan oluşturduklarının, ağ ördüklerinin farkında mıdırlar acaba?
Bizim Temel pire üzerine bir deney, araştırma yapıyormuş. Pirenin bir bacağını kopartmış " zıpla' demiş, pire zıplamış, bunu notlandırmış, sonra ikinci bacak üzerinden aynı işlem ve aynı sonuç. Sonra üçüncü bacak koparılınca zıpla denen pire zıplamayınca alınan not şu: " Üç bacağı koparılan pire duyamaz" Sayın Kaplan'ın ki de o hesap, mesele getirilip nereye bağlanıyor. Bir çuval incir berbat ediliyor." ( iktibas dergisi)

Netice olarak;

Tüm Müslümanlar, hayatlarını, yaşamlarını, aile, çocuk yetiştirme, şura, evlenme, meşveret, miras, takva ve tüm alanlarda, Kur'an ve mütevatir sünneti baz alarak yaşayacaklardır!..

Bunları hayata geçirmek, İslam'ı, dolu dolu yaşamak için, Kur'an ve Sünnet referans alınarak, yeni yeni ictihadlar yapılacak, 21 nci yüzyıl Müslümanlarının tüm sorunları, sıkıntıları bertaraf edilecektir.

Yeter ki, aziz Kur'an, yukarılardan indirilmiş olsun, hayatın tüm alanlarına hitap eder olsun!.. Yoksa, Kur'an yukarılarda asılı dururken, ilim adamlarımız, sadece sünneti baz alarak ictihad yapabilecekler midir?

Demek ki, Kur'an'sız bir İslam alemi, bir insanlık, bir dünya düşünmek mümkün değildir!.. Rabbimiz!.. Milletimize bu hususta akıl, fikir, şuur ihsan buyursun!.. Selam ve dua ile..

kuran-islam-allah-müslüman-musluman-qoran
" Eğer biz onlara melekleri indirseydik, ölüler de onlarla konuşsaydı ve her şeyi toplayıp karşılarına getirseydik, Allah dilemedikçe yine de inanacak değillerdi; fakat çokları bunu bilmezler." ( En'âm sûresi, âyet 111 )

Sapıklığa dalanların sapmalarına sebep, delillerin azlığı veya yokluğu değildir. Şayet sapıkların dilediği gibi, ölüler dirilse de kendileri ile konuşsa hatta kâinattaki her şey dile gelse ve onları imana çağırsa, yine kabul etmezler. Çünkü kalplerinde fitne, vicdanlarında pas vardır.

Onlar hidayete yönelmedikleri için Allah da hidayete ermelerini dilemez. Kararmış vicdanlarda, kirlenmiş gönüllerde , kin, hased, birbirlerini çekememezlik hakimdir..

Niçin tasavvuf büyükleri; Asr-ı Saadet dönemini değil de, o dönemde yaşanmış tarihi vak'aları değilde, Resulullah (sav)'den üç asır sonra icad edilen, biraz Arapçılık, biraz Türkçülük, biraz Kaman, biraz Şaman, İran karanlık düşünceleri, Hinduizm, Aristo, Yunan hikayeleri, Budist artıkları ile bezenmiş karma, karmaşık bir yapının peşine düşmektedirler?..

Asr-ı saadetin kahramanları hiç bir zaman; akıl ötesi, Kur'an dışı bir yapının içerisine girmemişler, onların hayatlarında ne Hristiyanlık, nede İsrailiyat yer edinememiştir!..

Ama, daha sonraki uyduruk, uydurma icadlarda, İslam ve Kuran'ın aksine, bir hayli oluşum meydana çıkmış, her oluşumun tepesine bir ucube oturarak, aziz İslam'a ve kutsal Kitabımız Kuran'a şekil vermeye çalışmışlardır!..

" Sahih ve bütüncül bir İslam'ın önüne her türlü engeller çıkarılırken, sadece nefis ıslahı ve ayin için yapılan çabalara göz yumulması tasavvufa yönelişin en büyük etkenlerinden değil midir?
İslam'ın egemenliğini amaçlayan bütün faaliyetlere ve kuruluşlara statüko dünyayı zindan etmeye çalışırken, belirli ayinler için devletin başındaki kişilerin özellikle çaba göstermesi bu gerçeği anlatmıyor mu?
En son örneğini Cezayir'de gördüğümüz bu uygulamalar bu hakikati ifade etmeye yeterli değil midir? Cezayir'de İslam devletini kurmaya çalışan Müslümanları toplu halde zindanlara dolduran despot yöneticilerle tarikat şeyhlerinin işbirliği acaba neyin ifadesidir?
Din eğitiminin üretken ve ülkenin ekonomisine maddi bir katkısı olmayan bir eğitim olduğu iddiasını sürekli sakız gibi çiğneyen, ülkenin din adamına bu kadar ihtiyacı yoktur diyerek din eğitimi verilen kurumların varlığına bile tahammül edemeyen bir zihniyetin radyo ve televizyonunda insanları uyuşturan;
Miskinleştiren ve bir lokma bir hırka felsefesini yansıtan tasavvuf müziğine ve tasavvufi motiflere bağrını açması, acaba insanları bu gibi yerlere yöneltmek amacına yönelik değil midir?
İnanıyoruz ki, İslam'ın tam olarak yaşanabildiği ve insanların bundan dolayı birtakım yasaklar ve engellerle karşılaşmadığı bir ortamda kişiler tasavvufa bu kadar yönelmeyecek, dinin yaşanabildiği ve haramlardan korunduğu tek yerler tarikat ve tekkeler olmayacak, ülkenin her yerinde mantar gibi şeyhler ve müridler bitmeyecektir.
Toplumu bir moda gibi saran ve sürekli revaçta tutulan tasavvuf akımının biteceğini ve insanların ona kaymayacaklarını elbette söylemek mümkün değildir.
Çünkü her zaman ve bir toplumda dengeli ve eğri insanlar bulunacak, hak üzere olanlar ve ondan sapanlar olacaktır. Ama İslam'ın net ve tam olarak anlatıldığını, serbestçe yaşandığı ve eğitiminin doğru bir şekilde verildiği bir ortamda elbette tasavvuf modası bu kadar olmayacak ve mensupları küçük azınlıklardan öteye geçemeyecektir." ( Prof. Dr. İ. Sarmış)

Bu noktadan hareketle görüyoruz ki, ülkemiz de, tasavvuf, tarikat düşüncesi, alabildiğince yayılmakta, yerden mantar biter gibi her an, her dem bitmektedir..

Ayaklarında şalvarları, ellerinde üç çeki tespihleri, misvakları, başlarında allı-yeşilli sarıkları ile, kimisinin de ağzında sigarası olduğu halde, şehirlerimizde, en kalabalık meydanlarda, caddelerde, sokaklarda tekkelerine, zaviyelerine gidip gelmektedirler!..

Peki, bu toplandıkları tembelhanelerde ne yapmaktadırlar? Kuran mı öğrenmekteler, hadis mi tahlil etmekteler, fıkıh, hukuk, tefsir, akaid vb. bilgiler mi tahsil etmektedirler?

Hayır!.. Bin kere hayır!..
Tüm araştırmalarımıza göre, böylesi tembelhanelerde, Kur'an öğretimi, hadis talimi bulunmamaktadır!.. İlahlaştırılmış, ulaşılmaz hale getirilmiş pirin, şeyhin rızasını kazanmak için her türlü tabasbus, riyakarlık, el aman dilemek revaçtadır!..

Aksi halde, buralara toplanan saf, bilgisiz, masum insanlar, en yakın yoldan nasıl cennete gideceklerdir?.. Şeyhin, pirin eli değil de, eteği, cübbesinin bir kenarı öpülmeli ki, müridan tez zamanda keramete ulaşsın, şeyhin rızasını kazanarak cenneti hak etmiş olsun!..

" Tasavvufa insanların yönelmelerinin önemli sebeplerinden biri olarak bizlere intikal eden tarihi kültür mirasını ve din anlayışını da belirtmeden geçemeyeceğiz
Kur'an ve Sünnet eğitiminin insanları mezhepsiz yapacağı, evliyayı inkar etmeye götüreceği, kerametleri ve şefaati tanımamaya sevkedeceği, kabir ziyaretini yasaklayacağı, oluşmuş bir kültür ve anlayışın tasavvufun yayılmasında çok büyük rolü olduğu muhakkaktır.
Kabirleri kutsallaştıran, ölülerle oturup kalkan, fetihlerin ve zaferlerin rüyalarla tesbit edildiğini söyleyen, hayat gerçeklerinden çok keramet ve olağanüstülüklere inanan toplumda, bir takım insanlara din adına imtiyazlar ve dokunulmazlık tanıyan;
İmamlarını masum saydığı için Şia'yı eleştirdiği halde, tasavvuf meşhurlarına masumiyet giydiren, sultanından vatandaşına kadar tarikata bağlı bulunan, Hakikat-ı Muhammediyye, dinlerin birliği, gavs ( evliyanın en üst derecede olanları), ebdal ( yedi iklimi yöneten yediler) ; evtad ( yeryüzünü yöneten direkler), nukeba ( insanları denetleyip gözeten üçyüzler);
Ve nuceba ( halka yardım eden kırklar) gibi gizli ülke hiyerarşisine inanan, dini keşif ve feyizlere bağlayan, dinin naslarına apaçık aykırı olduğu halde bir tasavvuf ulusunun hatasını eleştirmeyi dine karşı gelmek veya çarpılmaya sebep olarak gören bir din anlayışının egemen olduğu ber toplumda tasavvufa yönelmeyi önlemek elbette güçtür." ( Prof. Dr. İbrahim Sarmış)

Netice olarak;

Bu satırları yazarken, veya bir yerden alıntı yaparken, hiç bir art niyet, kasıtlı davranmayı aklımın kenarından geçirmemekteyim.

Görülen odur ki, ülkemiz ve milletimizin içeresinde bulunduğu kaotik ortam, yanlış tarikat, tasavvuf anlayışını pekala gözler önüne sermekte, aziz milletimizin bundan çok çok ders çıkarmasını istemektedir..

Aşağı-yukarı genelde tüm yazılarımda bahsetmiş olduğum gibi, Feto denilen cinayet şebekesi, tüm iğrençliklerini dobra dobra sergilediği gibi, başka bir zaman, bir başkasının bunları yapmayacağı ne malumdur?

Çünkü, "görünen köy kılavuz istemez" derler, Tarihi süreçte, bu ve benzeri oluşumların yaklaşımlarını okuduk, gördük ve görmeye devam ediyoruz.. Sakalı, aklından büyük olan Cübbeli hazretleri (!) bu tür yanlışları bilir ve şahit olmuştur!..

Son söz olarak şunu demek istiyorum: Kur'an ve İslam dışı, sadece keramete dayalı oluşumlara milletimizin dikkatli olması lazımdır.. Bu oluşumların temelinde, eğitim, öğretim, Kur'an bulunmamaktadır. Yani, ne yapacakları, ne tür bir çirkinlik sergileyeceklerini bilmek mümkün değildir!.. Selam ve dua ile..

kıyamet, kıyamet alametleri
" Sana kıyameti, ne zaman gelip çatacağını soruyorlar. De ki: Onun ilmi ancak Rabbimin katındadır. Onun vaktini O'ndan başkası açıklayamaz. O göklere de yere de ağır gelmiştir. O size ansızın gelecektir. Sanki sen onu biliyormuşsun gibi sana soruyorlar. De ki: Onun bilgisi ancak Allah'ın katındadır, ama insanların çoğu bilmezler." ( A'raf sûresi, âyet 187 )

" İnsanlar sana kıyametin zamanını soruyorlar. De ki: Onun bilgisi Allah katındadır. Ne bilirsin, belki de zamanı yakındır. " ( Ahzâb sûresi, âyet 63 )

" Kıyamet gününün bilgisi, O'na havale edilir. O'nun bilgisi dışında hiç bir meyve ( çekirdeği) kabuğunu yarıp çıkamaz, hiç bir dişi gebe kalmaz ve doğurmaz. Allah onlara: Ortaklarım nerede! diye seslendiği gün: Buna dair bizden hiç bir şahit olmadığını sana arzederiz, derler." ( Fussilet sûresi, âyet 47 )

Bu önemli mesele hakkında, her önüne gelen bir yorum yapmakta, okumuşu, okumamışı, bileni, bilmeyeni, cahili, allamesi, din adamı, din adamı olmayanı, şeyhi, müridi, kutbu, aktabı, gavsı vb. hasılı yorumları havalarda uçuşmakta ve böylelikle, kafalar ve zihinler karıştırılarak, içinden çıkılmaz hale getirilmektedir..

Toplumsal bir vak'a karşısında hemen kıyamet öne sürülmekte, depremler olur kıyameti koparırlar, sel hadiseleri olur yine kıyamet kopar, savaşlar çıkar kıyamet, seferberlik olur kıyamet, kıtlık olur kıyamet, ahlaksızlık çoğalır kıyamet, fuhuş alenileşir kıyamet, doğruluk azalır kıyamet, kıtaller olur kıyamet vb. hallerde hemen kıyamete sarılınır ve yeryüzünde hayatı bitirirler!..

Oysa, bu mühim meseleyi Kur'an'a havale etmiş olsaydık, bu kadar yorumlar yapılmaz, insanları ümitsizliğe, bedbinliğe, hayal kırıklığına uğratmamış olurdu. Çünkü, kıyamet ne zaman kopacak sorusu bilinmeyen bir tarihlidir.

" Açık da değildir, zira her şeyden önce, bu rivayetler arasında birtakım giderilemez çelişkiler söz konusudur. Hatta Hz. Peygamber'in Kıyamet'in ne zaman kopacağı sorusuna bu konuda hiç bir bilgisinin olmadığı şeklinde bir cevap verdiğine dair rivayetler bile vardır.
Diğer yandan bu konudaki her bir rivayetin bile birbirinden son derece farklı lafızlarla rivayet edilmiş olması, ortada neyin esas alınacağı konusunda bir belirsizliğe de yol açmaktadır.
Keza kıyamet alametleri olarak bahsedilen pek çok olayın gerçekleşip gerçekleşmediği konusundaki tartışmalar, ihtilaflar ve birbirine zıt görüşler ileri sürülmüş olması da rivayetlerin anlaşılması konusunda açıklık ve kesinlikten söz etmenin ne kadar zor olduğunu açıkça gözler önüne sermektedir.
Öte yandan Kıyamet'in bazıları tarafından küçük Kıyamet-büyük Kıyamet şeklinde ilmi temeli olmayan bir ayrıma tabi tutulmuş olması, benzer şekilde Kıyamet alametlerinin de küçük küçük alametler-büyük alametler şeklinde ayrıma tabi tutulmuş olması , bu rivayet malzemesinin bir yandan kendi arasındaki çelişkilerini;
Diğer yandan da Kur'an ile ters düştüğü gerçeğini, ört bas etmeye yönelik, tatminkâr olmayan çabalar olarak görülmelidir ki, bu çabaların ikna edici olması şöyle dursun, bizzat bu gibi konulara ( mesela Mehdi, Deccal ve Hz. İsa'nın gökten inişi gibi konulara);
Dair son zamanlarda yapılan ilmi araştırmalar, hatta asırlar öncesinde İbn Haldun gibi alimlerin mesela Mehdi ile ilgili hadis rivayetlerinin güvenilmezliğini açıkça ifade etmiş olması, bu gibi hususların İslam'ın öğretisi ile ilgisi olmadığını kabul etmemize de imkân vermektedir." ( Ahir Zaman İlmihali, M. H. Kırbaşoğlu, sayfa 123-124 )

Sanırım; 15 Temmuz 2016 ihtilal denemesinden sonra, Fetö Mehdisinin(!) müridleri yollara düşecekler, ülkemiz içerisinde sesleri çıkmasa da, dünyanın orasında, burasında kalmış kalıntıları vaveyla koparacaklardır..

" Kıyamet koptu" " Mehdi zuhur etti" " Deccal çıktı" " İsa gökten inecek" yalanları ile, örgüt artıklarını teselli ve teşyi edeceklerdir!.. Yazıklar olsun!.. Allah, böylesi çömezlere, kıyamet artıklarına fırsat vermesin!..

Zaten; böylesi yapılanmaların, cemaatlerin, hiziplerin, kuruluşların ellerindeki en büyük koz Mehdicilik, kıyamet, Deccal, Güneşin Batı'dan doğması, Doğu'dan bir ateşin zuhuru vb. hayal ürünü bilgilerdir.

" Bu durumda " Kıyamet Alametleri" anlayışının, açık, kesin ve tartışılmaz bir iman esası olmadığı, bundan hareketle Kıyamet'in Kur'an'da - ve problemlerine işaret edilen rivayetler malzemesinde- anlatılan olayların teker teker belli bir sırayla ortaya çıkmasının ardından gerçekleşecek bir şey olmayıp,;
Ansızın, hiç beklenmedik bir anda, hem de göz açıp kapayıncaya kadar, hatta ondan da kısa bir süre içerisinde gerçekleşecek bir olay olduğunu kabul etmek Kur'an'a daha uygun bir yaklaşım olacaktır.
Kur'an'da Kıyamet'in yakın bir gelecekte gerçekleşecek bir şey olduğunu ima eder görünen ayetlerin ise, Müslümanın benliğinde, Kıyamet'in her an kopabileceği şuurunu uyandırıp yerleştirmeye yönelik olduğunu söylemek mümkündür." ( a. g. e. sayfa 124 )

Netice olarak;

Kıyameti bekleyen, kıyametten korkan insanoğlu, biraz da kendisini sorgulamalıdır.. Aç gözlülüğünü, doymazlığını, doyumsuzluğunu, oburluğunu sorgulamalıdır.. Ozon tabakasını, Antartika kıtasının bile günden güne ısındığını, ozon tabakası sebebiyle, hastalıkların çoğaldığını, kanserin ala bildiğince yayıldığını sorgulamalıdır..

Yeryüzünde içilecek suların tükendiğini, almış olduğumuz nefesin, soluğun bile kirlendiğini, yemiş olduğumuz yiyeceklerin haddinden fazla şekilde bozulduğunu görmeli ve hal çaresi düşünmelidir.

Yok olan ormanlar, tabiatın dengesinin bozulması, sanayi ve teknolojinin sürekli insanlığın ve tüm canlıların aleyhine gelişmesi ne demektir?

Toplu toplu cinayetlerin, intihar saldırılarının ala bildiğince yaygınlaştığı, süper güçler tarafından desteklendiği iyice idrak edilmelidir. Niçin ve neden?

Savaşlar, ülke saldırıları , binlerce , yüz binlerce masumun hiç yere öldürülmesi, ırzların, namusların talan edilmesi bizlere kıyameti hatırlatmıyor mu? Siz; hala hangi kıyametin kopmasını bekliyorsunuz?

Camii kürsüsündeki vaiz, mihrabtaki imam, ha bire kıyametin küçük ve büyük alametlerini saymaya devam etsin dursun hele!.. Kıyamet, taa ensemizin dibine kadar yaklaşmış ama, biz; mes'elenin ciddi olarak farkında mıyız acaba? Selam ve dua ile..

islam ahengi
" Hep birlikte Allah'ın ipine ( İslâm'a) sımsıkı yapışın; parçalanmayın. Allah'ın size olan nimetini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman kişiler idiniz de O, gönüllerinizi birleştirmişti ve O'nun nimeti sayesinde kardeş kimseler olmuştunuz. Yine siz bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi O kurtarmıştı. İşte Allah size âyetlerini böyle açıklar ki doğru yolu bulasınız." ( Âl-i İmrân sûresi, âyet 103 )

Yüce Allah'a sonsuz hamdü sena, O'nun son Resulü Hz. Muhammed (sav)'e salatü selamlar olsun ki, ümmeti Muhammed; Kur'an'ın emirleri doğrultusunda birleşmiş, dayanışma içerisine girmiş , birbirlerine kenetlenmiş, perçinlenmiş ve kardeş olmuşlardır..

Her türlü ayrılık, gayrılık, çekişme, çatışma, zıtlık hüsnü kabul görmemiştir!.. Resulullah (sav)'in, on yıllık Medine hayatında bu güzelliği görüyor, Evs'in, Hazrec'in ve diğerlerinin nasıl kardeş olduklarını daima hatırlıyoruz.

Ne acı ki, sonraki zamanlar da, yani, Emeviyye ile başlayan süreçte, bir kısım ayrılmalar, ayrışmalar başlamış, sen, ben, fırka, hizip sürtüşmeleri, kavgaları bitmemecesine günümüz dünyasına kadar süregelmiştir.

Ümmetin; bu gün gelmiş olduğu nokta, hiç de iç açıcı, hoşa giden, memnuniyet izhar edecek bir durum değildir.. Her İslam ülkesi, yapay sınırlarla birbirinden ayrılmış, bu sınırları çizen, yapan unsurları araştırma, tefrik etme cihetine gitmemiştir..

Misal vermek gerekirse, 623 yıllık imparatorluğun nasıl, hangi şartlar altında dağıldığı, yıkıldığı gözler önündedir.. Hristiyan alemi, Batı ülkeleri, birbirlerine hasım, zıt ve nefret içerisinde de olsalar, bir nokta da, yani Hristiyanlık dinin de birleşmeyi başarmışlar, bu günde başarıları meyvesini vererek, İslam ülkeleri üzerindeki baskılarını, etkinliklerini daha fazla sürdürmeye başlamışlardır..

Örneğin, günümüz dünyasını çokça meşgul eden Işid, Pkk. Pyd. Taliban soytarılığı, sanırım kendiliğinden, durup dururken oluşmamıştır!..TSK'nin; " Fırat Kalkanı" harekatı da gösteriyor ki, gerek ABD. ve gerekse diğer Batı ülkelerinin birincil amacı, Işid'i yok etmek, Taliban'ı hizaya getirmek, bu cibilliyetsizliği ortadan kaldırmak değildir..

Çünkü, bu oluşumları var eden kendileri, piyasaya süren kendileri ve Suriye, Irak, Türkiye, Yemen, İran, Afgan'ı mahvetmeye çalışan, azmeden, plan kuran yine kendileridir!..

Siz, zannediyor musunuz ki, Feto denilen alçak ve şerefsiz oluşum, Türkiye'nin göz bebeği Meclisi bombalasın, masum, günahsız insanlarını öldürsün ve yaralasındır!..

Hani, ABD. ve Batı ülkeleri, darbelere, ayaklanmalara, cuntalara karşı devletlerdi? Nerede kaldı bu Batı ülkelerinin Cunta karşıtlığı, hasım oluşları ve lanetlemeleri? Onun içindir ki, ümmetin nereden oyuna geldiğini tesbit bakımından hocamız M. H.Kırbaşoğlu'nu dinleyecek ve okuyacağız!..

" .... Ümmet anlayışından söz ederken, İslam'ın bütün insanlığa ulaşmayı amaç edinmesinden dolayı evrenselliğine işaret etmiş ve Ümmet'in kendisini hiç bir ırk, millet, kavim veya etnik grup ile sınırlamadığını belirtmiştik.

Dolayısıyla bu bakış açısının aynen bir sosyal düzen ilkesi olarak da geçerli olduğunu, buna bağlı olarak dindarlık ve ahlaki değerlere bağlılık dışında İslami sosyal düzende hiçbir üstünlük kriterine yer olmadığını burada tekrarlamakta yarar vardır.

Ancak burada İslam'ın sosyal düzen anlayışını, daha doğrusu sosyal Tevhidi ( birlik) tehdit eden birtakım olumsuzlukların üzerinde de ciddi olarak durmak gerekir.

Bu olumsuzlukların başında ise " tefrika", yani her türlü " ırkçılık", " milliyetçilik", " bölgecilik, " mezhepçilik", " cemaatçilik", " tarikatçılık", " grupçuluk", " hizipçilik", " particilik", " cinsiyetçilik", " sınıf ayrımı" ve benzeri ayrımcılık uygulamaları gelmektedir.

Bu konuya Tevhid perpektifinden bakacak olursak, her türlü " fırkalaşma" olgusunu şu temel prensib ışığında değerlendirmek gerekir:

Bir mezhep, tarikat, cemaat, hizip, grup, parti; Müslümanlar arasındaki evrensel İslam kardeşliğine hizmet edip, onu güçlendirdiği, Ümmet'in birliğini zedelemek şöyle dursun takviye ettiği ölçüde İslam'a uygundur. Aksi takdirde - Sünni, Şii, İbadi, Zeydi, Mutezili veya Hanefi, Maliki, Şafii, Hanbeli- hangi mezhep olursa olsun;

Yine - Kadiri, Rufai, Nakşi, Melami, Bektaşi, Ticani, Halveti- hangi tarikat olursa olsun, keza - İhvan-ı Müslimin ( Müslüman Kardeşler), Cemaat-ı İslami, Nurculuk, Süleymancılık- hangi cemaat olursa olsun, sosyal düzen ilkesi olarak Tevhid'e karşı, onu zedeleyen, tahrip eden ve hatta yıkan bir " tefrika" unsuru olarak damgalanmayı hak edecektir.

Irkçılık, milliyetçilik, bölgecilik ve cinsiyet ayırımı ise İslam'ın kategorik olarak, her çeşidiyle yasakladığı yaklaşımlar olup, onlar da " Cahiliye" olarak nitelendirilmeyi hak eden sosyal Tevhid karşıtı uygulamalardır.

Sonuç olarak Ümmet birliğini ve İslami sosyal düzeni parçalayıcı nitelikteki her gelişme, her olgu ve her teşebbüs, İslam adına dahi ortaya çıksa, aslında " tefrika"ya hizmet eden ve " Cahiliye" olarak nitelendirilmeye layık çabalardır, bunların aktörlerinin Müslüman olması sonucu doğurmaz." ( Ahir Zaman İlmihali, M. H. Kırbaşoğlu, say.72-73 )

Netice olarak;

Her çeşit tefrikaya, ayrışmaya, ayrılığa, başlarındaki kimseler, mükemmel allame de olsalar, " İhtilaf rahmettir" uydurmasına katılmış olurlarsa, onları tasvib etmek, faydalıdır demek, abesle iştigal olacaktır!..

Zaten, Feto hareketi de iyi niyetle yola çıkmış, okullar açmış, medreseler açtığını iddia etmiş, ülkeler arasında cirit atmış olmasına rağmen, sonunda görmüş olduk ki, nefsi, kini, husumeti, hasmane tutumu kendi milletine, doğmuş olduğu topraklara ve insanlara olmuştur!..

2016 tatili sırasında, gözlemledim ki, ülkemizde, insanlarımız rahat, mutlu ve huzurlu değildir !.. Herkes, her görevli yarınından korkmakta, bir jurnala, bir ihbara kurban gideceğinden dolayı, endişe içerisinde yaşamaktadır!..

Onun içindir ki, millet ve ümmet olarak, Tevhid etrafında birleşmeli, dayanışmalı, hayatımız, yönümüz, halimiz, ahvalimiz Kur'anî emirler olmalıdır. Ne Hanefi Şafiiye, ne de Şafii Maliki'ye hasım olmamalıdır!.. Bendeniz, zaman oluyor, İmam Şafii'nin görüşlerinden, ictihadlarından istifade etmekteyim.

Hanefi ictihadları da tüm hayatı Kur'an çerçevesinde dizayn etmeli, ayrılık, tefrika,şu mezhep, bu mezhep, şu görüş, bu görüş perişanlığına fırsat verilmemelidir.. Daha doğrusu, Kur'anî anlayışlara daha çok ağırlık vererek, bu ana kaynağı yaşar hale getirmeliyiz.. Selam ve dua ile..

Author Name

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *