Kuran sevgisi
"İnkâr edenler, göklerle yer bitişik bir halde iken bizim, onları birbirinden kopardığımızı ve her canlı şeyi sudan yarattığımız görüp düşünmediler mi? Yine de inanmazlar mı?" (Enbiya sûresi, âyet 30)

  Âyeti kerimenin izahını yapacak olursak, tabiat ilimlerindeki gelişmeler, bu âyetin daha iyi anlaşılmasına yardımcı olmuştur. Nitekim, bazı ilim adamlarına göre uzaydaki cisimler, vaktiyle bir gaz kütlesi halinde idi. Zamanla, bu gaz kütlesinden küreler halinde parçalar kopmuş ve uzay boşluğuna fırlamıştır. Aynı şekilde, dünyamız da, bir gaz kütlesi olan güneşten kopmuş ve zaman içinde soğuyarak kabuk bağlamıştır. 

  Bu arada, dünyamızdan yükselen gazlar ve buharlar, yoğunlaşarak yağmur şeklinde tekrar dünyaya dökülmüş ve böylece denizler ve okyanuslar meydana gelmiş, suda yosunlaşma ile başlayan canlılar, ilâhî kanunlara göre gelişmiştir. Allah en mükemmel canlı türü olarak da yine içinde suyun bulunduğu özel bir çamurdan insanı yaratmıştır. 

  Teessürle belirtelim ki; nankör insanoğlu, ilk yaratılışını unutmuş, toprak, çamur oluşunu, bir kaç damla meniden ( sperma) yaratıldığını unutmuş, gırtlak boyu gaflete dalarak, bünyesinde Firavunları, Nemrudları, Ebu Cehilleri, Ebu Lehepleri yetiştirmiştir. Keşke!.. Azıcık etrafına, kainata, güneşe, Ay'a, yıldızlara, yeryüzüne, yerdeki envaı çeşit çiçeklere, uçuşan kuşlara, ses çıkaran böceklere, türlü türlü meyvelere,bulutlara, şimşek şimşek gök gürültüsüne bakmış olsaydı!.. Ama, bakamadı, bakamazdı, çünkü, idraki, iz'anı körelmiş, kendini bir yaratıcı, yaratan yerine koyarak tanrılaşmıştı(!)

  Onun içindir ki, alemi İslam'ın, Müslümanların aklına, düşüncesine ne oldu ki, bu gün perişan, araştırmasız, tetkik etmeden, incelemeden yoksun bir halde yaşamaktadır? Onun bunun kapısında dilenip, batının, batılının eşiğinde himmet beklemektedir. 
 
  "Özellikle Moğol istilasından sonra Müslümanları yönlendirenler ya bu dünyadan çekilmişler ya da bu dünyada olmalarına rağmen akıllarını sahici anlamda kullanmamışlardır. Özellikle Moğol istilasından sonra sürekli olarak gelenekçiliğin yükselmesinin ve yenilikçiliğinin gerilemesinin ontolojik, epistemolojik, metodolojik ve siyasî/sosyal sebepleri bulunmaktadır. Bunları şöylece sıralayabiliriz:

  Ontoloji; İslâm düşünce tarihi boyunca ontolojik olarak nelerin tartışıldığını araştıracak olursak karşımıza çıkacak manzara şudur; Tanrı-Âlem tartışmasında sürekli olarak tanrı ( Allah ) üzerinde yoğunlaşılmıştır. Geçen bin yıl boyunca İslâm medeniyetinin yetiştirdiği âlim, düşünür, ilim adamı, yazar, filozof vs. tüm sîmaların topluca neler tartıştıklarına, neler yazdıklarına bakılınca bu durum apaçık ortaya çıkmaktadır.
On bine yakın tarihi şahsiyet arasında çoğunluk muhaddis, müçtehid, mutasavvıf vb. naklî ilimlerle uğraşanlardır. Filozof, bilim adamı, mûcid gibi aklî ilimlerle uğraşanların oranı yüzde on bile değildir.

  Çoğunlukla kitaplar tanrı ( Allah ) ve din üzerinedir. Âlem ( tabiat) üzerine yoğunlaşanlar diğerlerinin yarısı bile değildir. Sonuç itibariyle Allah ( tanrı ) ve din üzerine yazılanlar zengin bir teolojik ilâhiyat kültürü kazandırıyorsa da bizi bu dünyada ilerletecek bir çaba değildir. Halbuki âlem (tabiat, bu dünya) üzerinde başarılı olmak için doğrudan âlem üzerine yoğunlaşmak gerekir. Bu da doğal olarak aklî ilimler denen, tabiatın işleyişi üzerine kurulu bilimlerin gelişmesi demektir. İslâm dünyasında bunun yetersiz kaldığı, kıvılcım olmasına rağmen gelişip serpilemediği, ilgi görmediği ise gün gibi ortadadır. 

  Moğol istilası öncesinde yaşamış Matematikçi, astronom, Coğrafyacı, tıpçı vs. az sayıda şahsiyettir. Bu 75 kişilik liste daha zorlansa en fazla 150'ye çıkarılabilir. Halbuki sadece bir Hanbeli tabakat kitabında geçen kişi sayısı 720'dir. Öyle anlaşılıyor ki genellikle doğulu zihin alemi ihmal etmiş, tanrıya (Allah'a) yoğunlaşmıştır. Modern Batılı zihin ise tümüyle aleme yoğunlaşmış tanrıyı, (Allah'ı) adeta yok saymıştır. 

  İslâm'ın kendi özgün içeriğinde ontolojik denge kurulmuşken tarihi tezahür doğulu zihne meyletmiş, âlem ihmal edilmiştir.Bu nedenle yeni bin yılda İslâm düşüncesinde ibrenin tanrı ( Allah)'dan aleme doğru kaydırılması gerekmektedir. Böylece kaybedilmiş denge kurulmuş olacaktır. Allah'ın varlığına, birliğine, elçiler gönderdiğine ve bizi hesaba çekeceğine " imân" etmek ve bu inançla yaşamak yeterlidir. " ( İsl. Yenilikçileri, C. 1, R. İ. Eliaçık, sayfa 24-25) 
 
  Üzülürek ifade edelim ki, camilerimiz de, mescidlerimizde, dinlemiş olduğumuz va'zlar, nasihatlar, konferanslar, nasihatlar sürekli ahireti anlatmakta, dünyanın nasıl olması, dünyada iken , ahiretin nasıl kazanılacağından kat'iyyen bahsedilmemektedir.

  Oysa, dünyamız bir imtihan, bir sınav yeri olmasına, ahiretin bu dünyada kazanılması gerektiği halde, hoca efendiler, dünyanın imarı ile, mamur olması ile, kesinlikle ilgilenmemekteler, gençliğe, ilim, bilim adamlarına yeterli bilgi verilmemektedir. Ülkemizin nüfusu genç bir nüfustur. Üniversite öğrencisi, hatta lise öğrencisi bile, güneşin, yıldızların, ay'ın, galaksilerin yörüngesinden bilgi beklerken, kainattaki tüm oluşumların nasıl hareket ettiği hakkında bilgi arzu ederken, bizler, insanımıza sadece kabir yolunu, mezarlıkta nasıl yasin okunulacağını anlatmaktayız. 

Netice olarak;

  Dini alanlarda, ilahiyat alanlarında okuyanlar, akademisyenler sorumlu insanlardır. Dünya ile ahiretin sentezini yaparak insanlarımıza bilgi sunmak zorundadırlar. Dünyayı ahiretten ayırmak, sadece dünyayı kötülemek, kerih görmek, bizim ahiretimizi kurtarmayacaktır. Dünyayı kurtarma, dünyayı iyileştirme, İslamca yaşama haline getirirsek, işte, o zaman, ahiretimiz de kurtulmuş olacaktır.

  Çünkü, beş vakit namazlarda okumuş olduğumuz : "Ya Rabbi!.. dünyada iyilik ver, ahirette iyilik ver" ayeti kerimesi bunu emretmektedir. Dünya alemi, ne kadar mamur olursa, Allah'ın emirleri, helalleri işlenip, haramlardan şiddetle kaçınılırsa, o kadar ahiretimizi kurtarmış oluruz.

  "Yüce bir tanrıya inanmakla insanın özgür iradeye sahip olması ontolojik olarak birbiriyle çelişir, ya insanın tam özgürlüğüne ya da tanrının mutlak hakimiyetine inanılmalıdır. " iddiası yerine " İnsan, kendini inşâ etmek, özünde var olan tanrısal cevheri göstermek ve kendisinden hesap sorulması için özgür iradeye sahip olmak zorundadır. Allah'ın muradı böylece insanda tecelli edecektir." düşüncesinin daha Kur'anî olduğuna inanıyorum. Bu nedenle bize, Allah'tan aleme doğru inen değil, alemden Allah'a doğru çıkan bir zihin perspektifi lazımdır." (a. g. e. sayfa 25)

  Son söz olarak şunu demek istiyorum: Mümin, hikayelere, mev'izelere, menkıbelere kurban gitmemelidir. Açmalı yüce Kur'an'ı; gürül gürül onun emirlerini dinlemelidir. Kur'an; ne diyorsa yapmalı, bunun dışındaki hikayemsi şeylerden şiddetle kaçınmalıdır. Rabbim!.. Bizleri, Kur'an yolunda yürüyen kullarından eylesin. Selam ve dua ile..

Şerafettin Özdemir / Hollanda

Yorum Gönder

Author Name

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *