kerbela resim
" Müminler içinde Allah'a verdikleri sözde duran nice erler var. İşte onlardan kimi, sözünü yerine getirip o yolda canını vermiştir; kimi de (şehitliği) beklemektedir. Onlar hiçbir şekilde  (sözlerini) değiştirmemişlerdir." (Ahzâb suresi, Ayet 23)

    Sevgili okurlarım, yazımın ikinci kısmı ile karşınızdayım. Her yıl Muharrem günlerinde bu tür yazıları kaleme alırken, inanın, elim, ayağım titrer, kendimden geçer, kalbimde püfül püfül heyecan kasırgası eser ! 

   Çünkü, onları yazmak, her kişinin, her kalemin haddi değildir. Siz bakmayın, bu kutlu günlerde, Aşura tatlısının tarifi ile uğraşanlara, kase kase aşura bitirenlere ! Onların, Hz. Fatıma ile, Hz. Hüseyin (ra)'ın duçar olduğu elim facia ile bir ilintileri, bir alakaları bulunmamaktadır.

   Onlar için, yeter ki, tatlı tatlı aşuralar yapılsın, biraz da, geçmiş tarihler de var olduğu sanılan bir takım menkıbeler, İsrailiyat yüklü bilgiler tatlı tatlı yerken anlatılsın, konuşulsun !
   Hz. Fâtıma ve Hz. Hüseyin'i anlatmak, gündeme taşımak, mes'eleyi enine-boyuna kitlelere, cemaatlere, toplumlara duyurmak kolay anlatılacak bir konu değildir. Nedeni ise, gelenek, atalarcılık, dedelercilik, ninelercilik, beyin ve dimağlara hakim olmuş, İsrailiyat içerikli kulaktan, Tevrat'tan alma bilgiler bu anlatımlara müsaade etmemektedir.

    Başkanlığımız, Müftülüklerimiz; keşke, yukarıda zikredilen eğri-büğrü eylemlere fırsat vermese, müsaade etmeseydi!.. Çünkü, koca Başkanlık ve taşra görevlilerimiz, bu tür eylemleri  ile gülünç duruma düşmekte, sadece, camilerde işi, gücü bitmiş, elden ayaktan kesilmiş, yürümeyen, okuyamayan, okumuş olduğu İstiazenin, Besmelenin bile mahiyetini bilmeyen insanlara anlata bilir, entelektüel kesimler, bu davranışlarını, bu amellerini ellerinin tersi itmektedirler ve dinlememektedirler.

    Halbu ki, Hz. Fâtıma'yı anlatmak, tanımak demek, günümüz dünyasında ve bilhassa ülkemizde, ülke sokaklarında, meydanlarında, caddelerinde, evlerinde meydana gelen kadın-erkek kavgalarının bitmesi, sona ermesi demektir. Çocukların yetim-öksüz kalmaması, yuvaların yıkılmaması, virane olmaması demektir. Lakin, gelenekçilerin işine gelmemektedir Hz. Fâtıma ve Hüseyin'i (ra)'ı anlatmak. Gündeme taşıdıkları zaman, saltanat severler, hanedancılığı sevenler, kralcılığı sevenler, despotizmi sevenler, feodaliteyi sevenler, ataerkil yapıyı sevenleri ürkütecekler, onların vaveyla koparmalarına sebep olacaklardır. 

    " Aile yuvası bireysel sorumluluk dışında farklı sorumlulukları da beraberinde getirmektedir. Evlilikle birlikte eşler iyi ve kötü günlerinde birbirlerinin yanında olmak zorundadırlar. 

    Çünkü evliliğe adım atmak bir bütün olmak demektir. Hastalıkta, sağlıkta, sevinçte ve hüzünde eşler birbirinin yanında olmalıdırlar. Hayatı paylaşmalıdırlar. Paylaşmanın sağlıklı olabilmesi için ilk iş, eşlerin birbirini doğru tanımalarıdır. 

    Eşler, birbirlerinin kişilik özelliklerini, yeteneklerini, güçlü ve zayıf yanlarını öğrenmeli ve başta birbirlerini olduğu gibi kabul etmelidirler. Daha önce yerleşmiş yanlış tavırların zorlama, baskı ile değiştirilmesi zordur. Anlayış ve sabır ile tavırlarda güzelleşme sağlanabilir. 

Günümüzde faydacı bakış açısıyla yetişmiş gönül zenginliğini kazanamamış bireyler, aile ortamında kolayca gergin, tahammülsüz, geçimsiz bir eşe dönüşebilmektedir. Bu kişilerin kurduğu aileler, kısa sürede geçimsizlik girdabı içine düşebilmekte ve şiddetli geçimsizlik nedeniyle kolayca boşanma yoluna gidebilmektedirler. Oysa aile yuvası paylaşma, özveri, sevgi ile huzur ve mutluluğu sürekli kılabilir." (Diy. takvimi, 4 Eylül 2014)

    İşte, mes'ele bundan ibarettir. Sokaklarımızda ki kadın-erkek kavgasının, yersiz düellosunun bitmesini istiyoruz. Bunu bitirmek içinde, alternatif çözüm olarak, Hz. Hatice ve Hz. Fâtıma annemizi tanımamız, onların yuvalarındaki temin etmiş oldukları mutluluğun anahtarını bilmemiz, bulmamız yeterli olacaktır. 

    Hz. Fâtıma, yokluk, fakirlik, bir bakıma açlık içerisinde yaşarken de mutlu idi.. Onun mutlu yuvasında isyan, nankörlük, bağırma, çağırma, rezillik, rüsvaylık, atışma, itişme, didişme bulunmuyordu. Sadece onun mutlu yuvasında Kur'ân sevdası bulunuyor, Resulullah aşkı zirve yapmış, üsve-i hasene olma özelliği kendiliğinden gerçekleşiyordu. 
    " Çok az şey bilmekteyiz Fâtımanın çocukluğu hakkında...Vermeye çalışalım: Yetim doğup öksüz büyüyen Allah Resûlü'nün kızı Betül ve Zehrâ Fâtıma, babasının kainatlar kadar zengin ruhundan aldığı payla çok hassas bir yaradılışa sahipti.. 8-10  yaşlarında muazzez annesi Hatice Valide'yi kaybetmesi onun duygusallığını biraz daha derinleştirdi. Bu ruh yapısına uygun,  zayıf bir bünyesi vardı. Sık sık hasta olurdu. Babaları gibi çok tebessüm etmelerine rağmen aydınlık yüzlerine hâkim olan mânâ, hüzün ve gariplikti. O adeta yıllar ve yıllar sürecek olan " Resûl soyuna zulümler"serisinin acılarını benliğinde duyuyor, onların hepsinden aldığı payı 28 yıllık kısacık bir ömre sığdırmaya çalışıyor gibiydi.
    Böyle olduğu içindir ki, Cenab-ı Resûl onu, diğer çocuklarından farklı bir şekilde bağrına basmış, onun en küçük boyun büküşü karşısında gözyaşlarını tutamamıştı. Kendisinden bir parça olarak tanıttığı bu yavrudan söz ederken, " onun acı duymasına asla dayanamadığını" ifade etmiştir.
    Müstesna bir sırda, bir can yoldaşı olduğuna işaret için, bu nazik ve nazenin yavrunun sık sık ağzını öper ve ilave ederlerdi: " Benim Fâtımam insan hârisidir." Ve evden her ayrılışlarında, diğer hane halkından farklı olarak, Fâtıma'yı, mutlaka öperlerdi." (İsl. Diniyle ilgili özet bilgiler, Y. N. Öztürk)
    Netice ve sonuç olarak;

    İşte, Hz. Fatıma budur. Hz. Hüseyin (ra)'ı Kerbela katliamına hazırlayan, Zulme, zorbalığa, diktatörlüğe, despotluğa karşı durması, karşı çıkması için yetiştiren annedir. Zaten, Hz. Hüseyin (ra)'ın, Beni Ümeyye'nin zorbalarına karşı ne askeri bulunuyordu, ne de oklu, yaylı, kılıçlı, palalı, zırhlı askerleri vardı.

    Hz. Hüseyin (ra)'da öyle bir iman vardı ki, Vallahi, onun Yezid çapulcularına karşı çıkmasıyla beraber  ömürleri 83 yıl bile devam etmemiş, kazmış oldukları çukura, kuyuya, dipsiz  gayyalara kendileri al aşağı düşerek zîr-ü zeber olmuşlardır.  Merhum şair A. Cansız Güllü'nün dile getirdiği gibi:

    "Gök çöker, ayda söner, yıldız yağar, dünya durur,
      Hırs biter, nefs utanır, Din burda İman burdadır."

    Dünya hırsı, menfaati, şanı, şöhreti, ünvanı, saltanatı uğruna elleri değil, ayakları öpülesice Kerbela yiğitlerini acımasızca katledenler, kanlarını dökenler, dünyaya doymadan, zalimliklerini istedikleri şekilde yaşayamadan, bir diğer Abbasi krallarının hışmına uğramışlar, Ehl-i beyte ve tüm sahabe-i kirama karşı acımasızca icra etmiş oldukları zulme kendileri de giriftar olmuşlardır.

    Rabbim!.. Başta, Kerbela şehitlerini ve tüm Sahabe-i kiramı saygıyla, hürmetle anıyorum.. Makamları cennet olsun!.. Selam ve dua ile..

    Şerafettin Özdemir

onları yazmak, her kişinin, her kalemin haddi değildir. Siz bakmayın, bu kutlu günlerde, Aşura tatlısının tarifi ile uğraşanlara, kase kase aşura bitirenlere ! Onların, Hz. Fatıma ile, Hz. Hüseyin (ra)'ın duçar olduğu elim facia ile bir ilintileri, bir alakaları bulunmamaktadır.

Yorum Gönder

Author Name

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *